













Ve sokak kazandı!
Bu cümleyi yazarken mutlu olduğum sanılmasın.
Aksine bunu yazmak, keder veriyor bana…
Nasılı bir giz olarak kalacak YSK’nın o makûs kararından vazgeçerek veto ettiği milletvekili adaylarının adaylıklarını kabul etmesinin sokağın bir zaferi olduğunu bilmek, bu devirde devlet adına çok da övüneceği bir şey olmasa gerek.
Demokrasimiz her meselede bir kazanan bir de kaybeden üretmeye mahkûm sanki!
Zafer ve yenilgi uçlarından bir türlü kurtulamıyor bu ülke… Hep bir olağanüstü hal üzerine demokrasi bina etmeye çalışıyoruz.
Aklı başında hiç kimsenin tartışmayacağı, en basit demokratik bir hakkın kullanımı için bile 18 yaşındaki Halil İbrahim’in ölmesi gerekiyor.
Bu yüzden sokağın zaferine, maalesef ki, sevinemiyor insan.
YSK bir yargı organı… Üç gün önce hangi hukuki gerekçeye dayanarak o kararı verdi de on binleri sokağa döktü?
Üç gün sonra ise yine hangi hukuki saiklarla bu kararından vazgeçti?
Bu iki sorunun buluştuğu tek bir nokta var; derin siyaset!
Yani kaybettirmek isteyenlerin, kazanmanın fitilini ateşlediği o kapalı hesaplar odası…
Sanırım böyle bir tepki beklemiyorlardı.
Demokrasi adına bir kazanım mı? Evet, bir kazanım! Ama ben yine de sevinemiyorum buna…
Birincisi Halil İbrahim’i 18 yaşında sonsuz karanlığın bağrına teslim ettiğimiz için; ikincisi, bu tepkiyi bundan 18 yıl önce yani Halil İbrahim’in doğduğu yıl, DEP milletvekilleri yaka paça meclisten Ulucanlar’ın hücrelerine götürülürken gösteremediğimiz için…
O zamanlar Hatip Dicle’yi, Leyla Zana’yı, merhum Orhan Doğan’ı ve diğer vekillerin cezaevine girmesine müsaade etmeseydik, belki de ’50 bin gencimiz öldü’ demeyecektik şimdi.
Öyle olsaydı, bugün seçime kimin girip girmeyeceğini değil, girenin bu ülkenin özgürlüğüne ve demokrasisine ne katacağını konuşurduk belki…
Bu ülkede her zaman vatandaşını tehdit olarak gören devlet geleneği, kendine düşman vatandaşlar yaratıyor.
Devlet ile vatandaşın kesişim kümesi karşılıklı kin ve nefret değil, hak ve özgürlükler olmalı oysa...
Eğer devlet her adımda vatandaşının doğal ve evrensel hukuktan gelen haklarına yasak koymaya kalkarsa, yasalar zemininde bulamadığı özgürlüğünü sokakta arayan vatandaş, taleplerini kendi meşrebince devlete dikte etmeye çalışır.
Bunu engelleyemezsiniz.
‘Halkın özgürlük, devletin yasak’ dediği bir çatışma ortamında demokrasiniz de olağanlaşmaz.
Bakın Hatip Dicle’nin siyasi özgeçmişine… Halk meclise gönderiyor, devlet meclisten cezaevine… Devlet cezaevine gönderiyor, halk cezaevinden meclise…
Ama Hatip Dicle halkın vekili olarak hiçbir zaman halkın arasında, sokakta olamıyor. Bu yüzden Türkiye’deki demokrasi Olağanüstü hal demokrasisi psikozundan kurtulamıyor.
Şu üç günlük süreç, Türkiye’de demokrasisinin üzerindeki OHAL’in kaldırılması için önemli bir sınav oldu.
Çünkü Türkiye’de belki de ilk kez, BDP’yi seven sevmeyen siyasetçilerin, aydınların, yazarların geneli, ‘ama burası bir hukuk devleti…’ demeden, hukukun ancak özgürlüklerle bir anlamı olacağı noktasında birleşerek yargı kararına açıkça muhalefet ettiler.
Türkiye’de belki de ilk kez siyasetçiler, aydınlar, yazarlar sokaktaki şiddetten hoşnut kalmasalar da ‘bu provokatörlerin işidir’ demeden YSK kararının aslında provokasyonun dik alası olduğu konusunda birleştiler.
Türkiye’de belki de ilk kez siyasetçiler, aydınlar, yazarlar Kürt sorunun mecliste çözülmesi için bu yasakların yasaklanması çığlığını böylesine gür bir şekilde yükseltti.
Herkes bir şeyler söyledi de üç gündür ekranlarda görmediğimiz bir ‘susan adam’ vardı.
YSK kararlarının ilkinde de sonuncusunda da ne düşündüğü bilmediğimiz ama tahmin ettiğimiz bir susan adam…
18’lik Halil İbrahim şimdi orada, o toprağın altında, karanlığa bakarak yatıyor işte ama susan adam hala susuyor.
Belki siz bu yazıyı okurken susan adam konuşur ama; Halil İbrahim duyamaz onu…
..
Değer