













Toplumların yüzlerce yıllık tarihleri tarafından yaratılan değerlerin dogma özelliği taşıdığı gerçektir. Bu dogmatik değerlerin toplumsal hayatı şekillendirdiği de… Bu tür dogmatik değerler tarafından şekillenen toplumsal hayatın başkaldırıya tahammülsüz ve eleştirelliğe karşı hoşgörüsüz olduğu da gerçektir. Tüm bu tahammülsüz ve hoşgörüsüzlüğün başkaldırma eylemini tetiklediği de…
1911 yılında Almanya’da, Berlin yakınlarındaki Charlottenberg’de soylu bir ailenin kızı olarak dünyaya gelen Sybille Bedford’un Tanrıların Gözdesi isimli romanı, tarihten gelen muhafazakâr değerler tarafından şekillenen bir hayatın ve bu hayata, kendi içinden gelen bir başkaldırının yürekli öyküsüdür. Ailesinden gelen soyadı Schoenebeck olan ve 1930 yıllarda Naziler tarafından yapılan acımasız Yahudi avından ürkerek İngiliz bir subay ile yaptığı anlaşmalı evlilik sonucunda İngiliz soyadı alan yazar, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde sürdürdüğü ve iki dünya savaşını da gördüğü hayatından bir kesit anlatır gibi anlatmaktadır öyküyü… Amerikalı bir anne ile soylu bir İtalyan babanın asi ruhlu kızı olan Constanza’nın yerleşik olana başkaldırma serüvenini…
Yabancı Olmak
Constanza’nın doğumu ile başlar hikâye… Amerikalı zengin ve köklü bir ailenin eğitimli ve özgür düşünceli kızı olan Anna ile soylu bir İtalyan ailesinin zengin, ama eğitimsiz, bilinçsiz ve körü körüne Katolik oğlu Prens Rico’nun kızı olan Constanza, annesi ve babasının yaşamlarında şahit olur yerleşik olan ile asi olanın çatışmasına… Ailesi koyu bir Katolik olan ve yüzlerce yıldan beri sürdürülen alışkanlıklara sadakatle bağlı olan babasının, annesini, yıllar boyunca metresiyle aldattığını öğrenir ergenlik çağına geldiğinde… Daha da kötüsü, annesinin, yıllar sonra mahkemeye başvurarak yasal ayrılık belgesi almasına karşın, uzun yıllar boyunca bu duruma karşı tepkisiz kaldığına…
Anna, yıllar boyunca kocasının kendisini aldatmasını görmezden gelmiş, bu aldatma eyleminin kendisinden başka herkesin, hatta bütün İtalya’nın dilinde olduğunu öğrenmesi üzerine, boşanmaya ve kocası Rico’yu terk etmeye karar vermiştir. Fakat o yıllarda (1920’ler) İtalya’da boşanmak mümkün değildir. Katolik İtalya’nın Katolik kanunlarına göre boşanmak yasaktır ve boşanmak, toplumsal hayatta büyük bir itibar kaybına neden olmaktadır.
Her şeye rağmen boşanmak ister Anna… Yıllardır bir tülü uyum sağlayamadığı, neden bu kadar hoşgörüsüz ve gayri-insani olduğunu anlamadığı Katolik öğretilere rağmen bir avukat tutarak boşanmak üzere mahkemeye başvurur ve mahkeme tarafından kendisine yasal ayrılık belgesi verilir. Velayeti babasına verilen oğlundan uzak kalmayı göze alır ve kızını alarak İngiltere’ye yerleşir. Gençliğini yabancılık çektiği bir cam fanusun içinde geçiren Anna, kurtulamaz kederlerinden… Bu sefer de ergenlik çağına gelmiş olan kızı ile sorunlar yaşar. Kızı hiç affetmez onu, paradoksal bir biçimde, hem yıllarca babası tarafından aldatılmaya göz yumduğu için, hem de babasından boşanarak kendisini babasından ve İtalya’dan kopardığı için… Anna kızına yabancılaşmıştır şimdi de, bir gurbet evreninden bir başka gurbet evrenine geçmiş olur böylece…
Yüzleşme ve Başkaldırı
Yıllar boyunca kocasının İtalyan ailesine uyum sağlama çabasını sürdüren ve boşanmanın yasak olmasından dolayı İtalya’da son derece yaygın olan yasak ilişkilerden birini sürdüren kocasını görmezden gelen Anna’nın, olayın herkesin dilinde olduğunu öğrenerek kendisi ile bir hesaplaşma içine girmesi ve bu hesaplaşmanın ardından neye mal olursa olsun, kocasından ayrılmaya karar vermesi, yerleşik yargılar ve adetler tarafından incitilen, artık canına tak eden insanın, başkaldırısı imler. Topluma ve geleneğe olan başkaldırısını…
Bu tür bir yüzleşme ve başkaldırı, yazarın yaşadıkları içinde de vardır. Nazi zulmünden kaçarak, annesi ve üvey babası ile birlikte Fransa’ya yerleşen ve burada Aldoux Huxley, Thomas Mann ve Bertold Brecht gibi ünlü yazarlarla dostluk kuran Bedford’un, 1940’lı yılları kendisine âşık olan Amerikalı bir kadınla, hayatının daha sonraki yıllarını da başka kadınlarla geçinerek cinsel kimliğini arsızca toplumun yüzüne vuran bu büyük yazarın hayatı da, tıpkı Tanrıların Gözdesi’nde anlattığı gibi değerler çatışması üzerine kuruludur. Hukuk, yemek ve şarap uzmanı olan Bedford, Nazilerle ilgili eleştiri yazıları, ailesinin Yahudi kökenlerine ilişkin sorgulayıcı yaklaşımları ve bir seyahatleri, coşkun bir hâleti rûhiyyenin etkileyici yansımalarıdır.
Constanza, otuz beş yıl boyunca sürdürdüğü kökleriyle hesaplaşma eylemini, annesinin ölümü üzerine nihayet bitirir. Sonuç son derece açık ve kesindir: hayatının iplerini kendi ellerini alacak, herhangi bir kimsenin, herhangi bir şeyin ya da herhangi bir değer yargısının hayatını şekillendirmesine izin vermeyecektir. Özgürlük düşüncesine ulaşır Constanza… Artık özgürlüğünden hiçbir şey için taviz vermeyecek, annesinin düştüğü hayata düşmeyerek kendi kendisinin efendisi olacaktır. Ve kızı Flavia’yı, henüz ergenlik çağına yeni adım atan canından çok sevdiği güzel kızını da özgürlük aşkıyla yetiştirecektir.
