













Şevket Rado’ nun bir sözü vardır: ”Dün gitmiş, onun yerini bugün almıştır. Bugün ise yarın, bir daha dönmemek üzere gitmiş olacaktır.” Yani 2009 yılı, geri gelmemecesine gitmeye hazırlanırken, insanların yüreğinde yeni umutlar yeni özlemler yeşeriyor… Bu düşünce ve duygularla yazıma kişisel çıkarlar temelinde yükselen çıkar çatışmalarına değinerek başlamak istiyorum. Çünkü bu menfaat ve çıkar ilişkisi öyle bir hastalıktır ki, bunu analiz ettiğinizde, bu hastalığın insan ruhu üzerindeki yıkıcı etkisi tüm açıklığıyla gözler önüne serilmektedir.
İnsanlar ihtiyacından fazlasına sahip olmaya çalışırlarken tükenmektedirler. Gerçi ihtiyaçlar da kişiden kişiye değişmektedir.
Fazla ihtiraslı insanların ihtiyaçları çok fazladır ve bir türlü bitmez. Dolayısıyla da mal hastalığı dediği hastalık oluşur. Yeryüzündeki tüm savaşların ana nedeni de budur. Paylaşmayı öğrenememek. Her şeyin, her şeyin çoğuna sahip olmayı istemek. Gereksinimimizden çok daha fazlasını elde etmeye çalışmak demek beraberinde eşitsizlik kişi yaşamını, görmezden gelme, hiçe sayma, her türlü entrika uygulama alışkanlıklarına dayanan bir yaşam biçimi v.s…
Genel olarak baktığımızda, bütün insanlar güzel yaşamak isterler. Aç, çıplak kalmak evsiz, sokaklarda yatmak en büyük korkularıdır. Fakat bu güzel yaşamak düşlerimizi kendimiz dışındaki diğer insan kardeşlerimiz için de istemeliyiz. Her şeyi kapmaya çalışıp salt kendimize istememeliyiz o güzellikleri.
Aksi takdirde etrafımızdaki çığlıklar bizi ömrümüzü sonuna kadar rahatsız eder. Kapkaç, hırsızlıklar, soygunlar, savaşlar, mutsuzluklar, korkular eksik olmaz.
Oysa iyiliksever, yardımsever olmakla, yüce ahlaka ulaşarak, çok daha güzel, barışçı, mutlu bir dünya yaratabiliriz.
Aşırı istekler gözlerimizi kör etmekte, daha mantıklı düşünmemizi, çevremizdeki güzellikleri görüp yaşamamızı engellemektedir. Menfaate, bencilliğe dayanan evliliklerde de zararı hiçbir günahı olmayan çocuklar çekmekte, mutsuz, bencil bireyler olarak hayata atılmaktadırlar
Bu acı çeken insanlar, tüm ıstıraplarına hesapçılıklarına rağmen iyi niyetlidirler de. İyiliği istemektedirler.
Ruhlarının derinliklerinde arada sırada da olsa duymaktadırlar. Bu dünya batmıyorsa, işte bu yüzden, insan ruhunun en derinlerinde saklı bulunan, uyuyan, iyiye özlem yüzünden batmıyor.
Gelecek daha da güzel, aydınlık olacaktır. Yapacağımız tek şey (ben) den (biz) e geçmek ve çevremizdeki olaylara duyarlı olmaktır. En basiti kapımızın önündeki çukuru kapatması için görevlileri bekliyoruz.
Ta ki, çocuğun biri içine düşene kadar duyarsız kalıyoruz. İki tahta alıp geçici olarak, yetkililer gelene kadar kapatmıyoruz. Ne zaman ki, biri içine düşüyor, feryat etmeye başlıyoruz. ( nerde devlet, nerde belediye?) diye bağırıyoruz. Elimizi kolumuzu bağlamış her şeyi başkalarından bekliyoruz İlerleyebilmemiz, daha güzel; barışçı bir ülkeye sahip olabilmemiz için yardımlaşma ve paylaşım ruhunu canlandırmamız gerekir.
Bu yaşam biçimini eğitime dayalı olarak geliştirebiliriz. Bu bilinç okullarda, evlerde çocuklara aşılanabilir. Çocuklar vicdan sahibi birer yurttaş olarak yetiştirilebilir, bu tarz bir eğitim sistemiyle dünyamız gelecekte daha barışçı olur. İnsanlar da daha mutlu yaşarlar.
Gerçek mutluluğa yalnızca erdemle ulaşabiliriz. Barış, sevgi ve kardeşlik dolu nice mutlu yıllara…
