













Barack Obama’nın ABD’nin yeni başkanı seçilmesinin, dünya jandarmasının dış politikası konusunda yeni açılımlar ve değişimler getireceği konusunda küresel beklentilerin mevcut olduğunu biliyoruz. Gerek Obama’nın, gerek yeni Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın İran ile masaya oturulması ve Irak’tan çekilinmesi yönünde olduğu bilinen görüşleri de bu beklentilerin temel hareket noktalarından birini oluşturuyor. Ancak tüm bu yüksek beklentilerin, aşırı iyi niyetle malul olduğu yönünde göstergelerin de var olduğunu görüyoruz.
Son günlerde İngiltere, Amerikan ve BM kanadının Afganistan ile ilgili olarak yaptıkları açıklamalar, Amerika’nın yeni Ortadoğu politikası konusunda çok da fazla iyimser olunmaması gerektiği kanaatini uyandırdı bende…
1 Ekim’de BM Genel Sekreteri Ban Ki-Mun tarafından yapılan kötümser açıklamalarla başlayan açıklama furyası, 7 Ekim’de, Afganistan’da bulunan İngiliz birliklerinin komutanı Tuğgeneral Mark Smith’in, hemen iki gün sonra, 9 Ekim günü de ABD Savunma Bakanı Robert Gates’in açıklamaları ile devam etti. Tüm bu açıklamaların odaklandığı mesele, koalisyon güçlerinin Afganistan’da tam anlamıyla başarısız olduğu ve bölgede güvenlik ve istikrarın sağlanabilmesi için Taliban ile masaya oturulabileceği seçeneğiydi. İşin tuhafı, Tuğgeneral Smith’in beyanatında, Taliban ile ilişki kurmanın zorunluluğundan söz ediliyordu.
Taliban’ı yedi yıl boyunca uluslar arası terörün kaynağı olarak gören ve gösteren ABD ile müttefiklerinin şimdi bu ölümcül düşmanla bir uzlaşma arayışına girme çabalarındaki tuhaflığı bir kenara bırakıp, bölgede yıllardır milyarlarca dolar masraf yapan ve binlerce insanın ölümüne neden olan işgalcilerin bu yeni manevrasının ne anlama geldiğini anlamaya çalışalım.
Başkanlık seçimlerinden önce, hem Cumhuriyetçi Parti’nin adayı McCain hem de Demokrat Parti’nin adayı Obama, dış politika vizyonlarını sergileyen açıklamalarda bulunuyor, ABD’yi, özellikle Ortadoğu’da var olan yangından (bu yangını kendilerinin çıkarmış olduğuna değinmeden tabii) nasıl kurtaracaklarını açıklıyorlardı. McCain ile ilgili genel kanı, onun, mevcut durumu devam ettirmek isteyen ve yeni muhafazakâr politikaların devamından yana olan (mesela İran ve Rusya ile ilgili sert açıklamalar yapıyordu) bir başkan olacağıydı. Obama’nın söylemlerinde ise değişim vurgusu ön plana çıkıyordu. Ülkeyi, içinde bulunduğu ekonomik krizden ve sosyal sorunlardan kurtaracağını vaat ederken kullandığı değişim argümanını dış politikaya da teşmil ediyor, İran ile koşulsuz olarak masaya oturacağını, mümkün olan en kısa sürede Amerikan askerlerini Irak’tan çekeceğini söylüyordu.
Obama’nın söylemsel farklılığı, onun, bölgeye yönelik yeni bir politik vizyon geliştirmek istediği izlenimini veriyor. Bundan dolayı da hem bölge halkları hem de dünya kamuoyu tarafından Obama’nın konu ile ilgili yaklaşımları olumlu bulunuyor. Ancak yeni başkanın Filistin-İsrail sorunu noktasında son derece muğlâk davranması ve Afganistan ile Pakistan konularında şahince tutumlar takınması akılları karıştırıyor. Bu noktada şöyle bir soru sormanın tam da zamanı olduğunu düşünüyorum: Acaba Obama’nın başkan seçilmesi yeni bir Amerikan politikası olabilir mi? Bu soruya, kesinlikle olabilir şeklinde bir cevap vermenin mümkün olmadığını biliyorum. Ancak bazı şeyleri anlamlandırabilmek için olabilir denilebileceği kanaatindeyim.
Yeni muhafazakâr Bush yönetimine yakınlığı ile bilinen Tarihin Sonu ve Son İnsan’ın yazarı Francis Fukuyama’nın 12 Ekim 2008 tarihli Newsweek’te yayınlanan Amerikan Markası Acilen Onarılmalı başlıklı yazısı ile yazımızın başında belirttiğimiz Taliban ile uzlaşma konusundaki düşünceler arasında paralellik kurarsak yukarıdaki olabilir’in belli bir anlam kazanabileceğini düşünüyorum. Söz konusu yazısında, Amerikan markasının tanımlayıcı unsurları olan kapitalizm ile demokrasinin ciddi hasar gördüğünü ve bu hasarın acilen onarılarak dünya çapında yaygınlaşan olumsuz Amerikan imajının düzeltilmesi gerektiğini savunan Fukuyama’nın iddiaları, Amerikan yönetimi ile olan yakın ilişkileri göz önünde tutulduğunda, Amerikalıların, Ortadoğu’da çok geniş bir alana yayılmış olan yangını, muhtemelen şimdilik bazı tavizler vererek belli bir alanın içine hapsetmek istediklerini düşündürüyor bana…
Ekonomik kriz ile birlikte Irak ve Afganistan’daki sefil konumları iyice derinleşmiş olan Amerikalıların, TUSAM uzmanlarından Ali Külebi’nin, 9-16 Kasım tarihli Yeni Dünya Gündemi’nde yayınlanan Pakistan’ın Sorunları Derinleşiyor başlıklı yazısında da sözünü ettiği gibi, Pakistan’ı da savaşın içine çekerek Afganistan’daki yükün bir kısmından kurtulmak istedikleri, hatta bu şekilde Pakistan’ın nükleer silahlarını kontrol edebilmeyi bile umdukları düşünülebilir. Bu bağlamda, İran’mış gibi gözüken sorunun odak noktasını Afganistan-Pakistan eksenine kaydırarak, hem Rusların karşısında daha güçlü ve dik durabilmeyi hem de uluslar arası arenada yerlerde sürünen Amerikan imajını düzeltmek istedikleri varsayılabilir. Sonuçta, İran ile masaya oturan, Irak’tan askerlerini çeken (kimse petrolden bahsetmiyor, dikkatinizi çekerim) ve hiç sözü geçmediğine göre Filistin konusunda statükocu tavrını devam ettirmesi muhtemel olan bir Amerika’nın, o kadar masraf ve cinayete rağmen yalnızca yüzde otuzluk gibi cüzi bir kesimini kontrol edebildiği Afganistan ile Pakistan meselelerine eğilmesi daha kolaydır. Ayrıca Rusya’nın karşısında dik durabilmek ve Orta Asya’da bir varlık gösterebilmek adına, bütün dikkatin ve önemin Afganistan-Pakistan hattına kaydırılması da hiç kuşkusuz daha ergonomiktir.
Sonuç olarak denilebilir ki, değişim sloganı ile seçimleri kazanarak ABD’nin yeni başkanı olan Barack Obama’nın Ortadoğu ile ilgili söylemleri, bütüncül bir barış ortamı kurma arzusu gibi bir görüntü vermiyor. Hatta cepheyi iyice genişleterek hem mağlubiyet hem de prestij kaybı getiren önceki iktidarın hatalarını telafi etme ve bölgede daha güçlü bir şekilde var olabilme gibi bir anlamı da içeriyor. Bundan dolayı, Obama ile ilgili beklentilerin çok da büyütülmemesinin şu aşamada daha akıllıca bir tavır olacağını düşünüyorum.
