













Yaz mevsiminin yarım küremizi terk etmeye meylettiği bu Eylül gününde, bu sonbahar Pazar’ında, bir kitaptan söz etmek istiyorum size… Şair Nâzım Hikmet’in Rusya’daki yaşamını konu edinen hüzünlü bir kitaptan…
***
Dünyaca ünlü komünist şairimiz Nâzım Hikmet, Türkiye’de henüz tam anlamıyla benimsenebilmiş sayılmaz. Toplumun farklı kesimlerinde farklı algılamalarla yaşıyor hâlâ. Ona vatan haini diyenler ya da sosyalist ülküye olan bağlılığından dolayı tapanlar hâlâ var.
Bunun anlamı şu: Türkiye’de önemli bir kesim Nâzım Hikmet’e siyasi ve ideolojik gözlüklerle bakmayı sürdürüyor. Onu siyasi bir kimlik olarak görüp insani yönlerini göz ardı ediyor.
Hikmet algısını iki temel kategoriye indirgediğimiz zaman görmekte olduğumuz bu vatan haini-sosyalist tanrı kısırdöngüsünü bir tarafa bırakıp onu, tıpkı bizim gibi seven, özleyen, acı çeken, ağlayan, kızan, üzülen vb bir insan olarak anlamaya çalışmak isteyenler için, Vera Tulyakova Hikmet’in, Bahtiyar Ol Nâzım’ı [YKY, İstanbul 2008] bir rehber olabilir.
1955 yılında, henüz 23 yaşında genç bir kadınken tanıştığı Nâzım Hikmet’in aşkına karşılık vererek ünlü şairin hayatının son yıllarında yanına olan Vera Tulyakova, onunla geçirdiği sekiz dopdolu yılı kâğıda döküyor anılarında. Tanıştıkları günden, Nâzım’ın bu dünyadan ayrıldığı ana kadar olan binlerce yıllık mutluluklarını anlatıyor bize. Nâzım’a olan aşkından, Nâzım’ın kendisine olan aşkından söz ediyor.
50’li Yılların Hüzünlü Fotoğrafı
Kırk dokuzu metnin içinde ve altmış üçü de eserin sonundaki Albüm bölümünde bulunmak üzere toplam yüz on iki fotoğraf ile süslenmiş olan Bahtiyar Ol Nâzım, 1950’li yılların bir belgeselini sunuyor bize.
Tulyakova’nın satırlarını okurken, dönemin Sovyetler Birliği’ndeki yaşam koşullarını; Moskova’nın iklimini; Stalin’in yarattığı tabuları, bu tabuların yıkılışını; Rusya’daki sanatsal etkinlikleri izleyebiliyor, adını bilip kitaplarını okuduğumuz, resimlerine hayran olduğumuz romancıların, şairlerin ve ressamların hayatlarına konuk oluyoruz. Pablo Neruda, Louis Aragon, İlya Erenburg, Abidin Dino, Mayakovski, Picasso vb birçok sanatçı ve entelektüele rastlıyoruz satır aralarında.
Paris’teki sosyal ve sanatsal etkinlikleri takip ediyoruz, geçmişin uçup gitmişliğini bilmenin yarattığı buruk bir imrenme duygusuyla.
Başarıya ulaşamamış Sovyet sosyalizminin, aydınlar üzerinde bıraktığı umutsuzluk duygusuna şahit oluyoruz. Çeşitli sanat anlayışlarını benimseyen fikir işçilerinin düşünsel çatışmalarını görüyoruz.
Çok şey anlatıyor bize, Nâzım’ın söylemekten çok hoşlandığını öğrendiğimiz tabirle Verusya (Veracığım). Ama en çok da Vera’nın, anılarını Nâzım’ın ölümünden kısa bir süre sonra yazmaya başladığından olsa gerek, dünyaya yabancılaşması, eşinin olmadığı bir yaşama olan alışamamışlığı çekiyor dikkatimizi.
Çok sevdiği kocasını kısa bir süre önce kaybeden genç ve güzel bir kadının, ayrılık acısıyla harmanlanmış yoğun ve dikbaşlı hüznüne teslim oluyoruz. Çaresizlikle bakıyoruz, Vera’nın, kocasının şiirlerinin dizelerinin arasından acıyla yüzümüze bakan kocaman gözlerine.
Dizlerimizin bağı çözülüyor, başımızı öne eğiyoruz.
Nâzım’ın Türkiye özlemini de anlatıyor Vera. Moskova’da da olsa, komünist de olsa, Türk vatandaşı olmasa da; tıpkı bir Türk gibi yaşadığını görüyoruz, bir Türk gibi aşık olduğunu ve sevdiğini.
Kıskançlıkları tanıdık geliyor Nâzım’ın, kaprisleri…
Aşkın Dili
Aşkın konuştuğu dili öğretiyor bize Nâzım, Vera’sının ağzıyla. Küçük kâğıtlara, vesikalık resimlerin arkasına, kitaplarının ilk sayfalarına yazdığı şiirleriyle besliyor, incitmekten ölesiye korktuğu aşkını.
Ona hediyeler alıyor; ayakkabılar, elbiseler, çikolatalar…
En kısa ayrılık işkencesinde bile bırakmıyor telefonu elinden, sürekli kartpostallar ve şiirler gönderiyor Vera’ya. Mutluluğum, sevincim diyor, ömrünün sonbaharını bahara çeviren sarışın kuzey imbatına.
Aşkla bakıyor Nâzım, aşkla görüyor, aşkla gülüyor, aşkla yürüyor, aşkla kızıyor, aşkla konuşuyor. Ve aşkla ölüyor. Kana kana içemediği Vera’sının ve uzaklarda hasret içinde yaşamının bitişini izlediği Türkiye’nin aşkıyla.
Nâzım Hikmet’in Anyuşkam diyerek bağrına basmış olduğu Vera’nın kızı Anna Stepanova, annesinin kitabının derlemesini yaparak edebiyat dünyasına kazandırmakla üvey babasına olan vefa duygusunu ortaya koymuş. Vera’nın gözyaşları ile ıslanmış insan merceğiyle baktığımız değerimize, onu anlamaya çalışarak vefa borcumuzu ödemeliyiz.
kutluyorum