













Sahte dünyalarda büyüyen, büyüdüğünü zannettikçe ne kadar küçüldüğünü fark etmeyen ve fark edemeyecek olan küçükler. Ve hep küçük ama ölümsüz kalacak büyükler.
Ve yaz geldi. Çiçekler, bahçesindeki tüm bitkiler serpilip, geliştiler. Kırlangıçlar kavisler çizerek yuvalarına döndüler neşeyle. Ve güneş öyle güzel gülümsedi, öyle güzel gülümsedi ki doğan güne; gün yaşam umudu buldu, tüm bilinen ve bilinmeyen elemlerin ışığa vurmuş belirsizliğinde. Cemre önce karanlık sıcak gecelere sonra ışığa ve umuda düştü sessizce… Umut yosun kokusuna eşlik etti eskiyen ve pörsüyen acıtmaları akıntısına bırakarak medcezirin, büyük ve gizemli dalyanların sessizliğe çarpan nasırlı elleriyle. O eller, işte o eller; mucize bekleyen, mucize yaratan, kendi akışındaki ahenge zamanın inanamayan, inançlarının toplamını düşsel geçmiş hanesinin altından çıkartıp sağlama almaya yanaşamayan, sabahı yeniden şekillendirip, geceye dolunayla eşlik eden o eller. Gizemin her küçük hamlesinde hayatı şekillendirip, umutsuzluğu odalara sabitleyen o eller.
Bazen sadece bir hayal olsa keşke gerçekte yaşananlar, uyanılınca unutulacak unutulabilinecek. Yada bazen hiç uyanılmayacak. Hep düşlerde kalınacak kadar akıcı, aklını başından alacak kadar duygusal…Tüm düşsel boyutlarını zorlayacak kadar sınırsız. Tüm sınırlara başkaldıracak kadar asi. Ve tüm asiliklere kol kanat gerecek kadar cesur. Tüm cesaretleri kucaklayan ve saran, saran, sarmalayan …
Tüm hayatı, duyguları, umutları, kederleri gözünün önünden saniye saniye kendi akıntısına kapılmış akarken, yaşanırken çok anlamlı olan anların sonrasında bazen ne kadar kendine ve benliğine uzak olduğuna şaşıracak hayretler içerisinde baktı kaldı. Hayreti önce eflatuna dönüştü kızıl yelesiyle özgürlüğün ve sonra da beyaza. Beyaz kendi saflığına içerlemiş olmalı ki meşe yapraklarının gölgesini düşürdü dermansızca, tamda ortasına tutsak huzurunun.
Geçmişe gidiş gelişlerin harman ettiği duygular. Geçen yılları asır zanneden geçmiş derinlik ve yoğunluk.. Hiç sekteye uğramasa keşke dostluklar, hep yan yana olunabilse tüm yaşanılan gel-gitlerde. Telafisi var mı geçen yılların, incitmelerin ve incinmelerin , keşke olsa olabilse . Dostluğun tadı bir daha hiç o denli yoğun ve içten yaşanmadı , beki de ondandır hala tatların damaklarda kalması.
Ve yaz geldi bahçesinin her minik köşesine. Yaz güneşi elleriyle sarmalayarak ve hızla geldi. Sıcaklık bir anda savunmasız bastırdı yorgun uzuvlarının her zerresini. Önce şaşırttı sonra ısıttı içini yüreğinin. Ve çiçekler, gereken özen gösterilmemiş olsa da yeşererek mutlu gülümsediler sırnaşık sarmaşıklara. Sarmaşıklar kendi geçmişlerinin izlerine dolanarak yukarılara tırmandı, döne döne ve döndükçe geçmişi bugünde yaşayan yaprakların yeşiliyle geçmiş tonlarında ve selamsızlığında, kapıya yaslanmış yorgun bedeniyle ışıkta.
Işığın karanlık yüzeyi sessiz gecede.
Gecelerin aydınlık yüzü, acıya ışık saçan ve saçtıkta parlayan anılarda.
Anıların şeffaf sevimli alfebesi hayatın inbe mahzeninde.
Mahsun ve yorgun yaz geldi.
Kayıp kimsesizliklere çarptı ayağı kısık hayaller kasabasında. Kentler kelebeklere koştu mutlu umutlu, hayalperest. Ütopyalar hiç gerçekleşme ihtimali olmamasına karşın ellerini ovuşturdu hayalin. Hayal ahhh hayal. Varlığına sevinilen yokluğuna incinilen. Kabul gören, övünen, incitmeyen, incitilmeyen. Hep gerçekleşme ümidi de olan, yitmeyen. Kasırgalara dolanan açan kopmayan. Yediveren yedide mi veriyor en cevher meyvalarına rengini. İlhamı ne peki papatyanın beyaz ahenginde gülümseyen, gülümseten. Aşk belki de yada ayrılık acısı, acıtmasızı dillerden yüreklerden düşmeden bekletilen.
Ve yaz hiç ama hiç beklemediği bir anda çıka geldi.
Metanoya2 den…
