













Hiçbir sorun görmeden ve şikâyet etmeden, memnun olduğu sanısıyla hayatını devam ettiren hayattan istediklerini elde etmiş birinin, şu ya da bu statü açısından kendisinden aşağıda bulunan bir başka kimsenin hayatının dolayımıyla, aslında olduğu kişiden memnun olmadığını fark etmesi tuhaf bir durumdur. İnsana, şimdiye kadar bir yalanla yaşadığı duygusunu verecek kadar da tehlikelidir. Ve onu, daha önce hiç görmediği, bilmediği ve duymadığı, hatta var olduğundan bile haberdar olmadığı bir çıldırasıya değişmek, farklılaşmak arzusunun malulü durumuna getirir.
Varlığın özüne temas etme dürtüsünün silikleşerek varlığın planlanmış ve monoton bir daireselliğe dönüştüğü bilinçli yaşam, sözünü ettiğim tuhaf durum tarafından dinamitlenerek işlevselliğini yitirir. Statü sarsılır ve ezbere ya da başkalarından kopya çekilerek sürdürülen yaşantı tatmin ediciliğini kaybederek rahatsız edici bir deli gömleğine dönüşür. Değişme ve dönüşme arzusu, insanın zihninden bedenine yayılarak bütün hücrelerini esaret altına alır ve eylemsellikle gemlenmediği sürece, artık miadını doldurmuş olan yaşantıyı zindana çevirir. Rosa Regas’ın eseri Dorotea’nın Şarkısı’nın kadın kahramanı Aurelia Fontana’nın yaşadığı da tam olarak budur: Yaşanması gerektiği düşünülerek sürdürülen hayatın, başka şekillerde de yaşanabileceğinin farkına varıldıktan sonra filizlenen değişme arzusunun eylem yoksunluğundan kaynaklanan zincirlenişi… Ve eylemsel destekten yoksun kaldığı için başkaldıran imgelemin, paranoyaya dönüşecek derecede rahatsız edici olup varoluşu baştan aşağı işgal eden güçlü fantezileri…
Dorotea’nın Şarkısı
Dorotea’nın Şarkısı’nın başkişisi olan Aurelia Fontana, Madrid Üniversitesi’nde bir öğretim görevlisi kadrosuna sahip olan orta yaşlı, kültürlü ve ekonomik özgürlüğünü elde etmiş bir kadındır. Emekliliğini, satın almış olduğu bir kır evinde geçirmekte olan sanat düşkünü bir eski doktorun tek kızı olan Bayan Fontana, tutkudan ve iniş-çıkışlardan uzak sakin bir hayatı sürdürmekte, Gerardo ile aşk mı arkadaşlık mı olduğuna bir türlü karar veremediği monoton ve uzatmalı bir ilişki yaşamaktadır. Üniversitedeki derslerine devam etmekte, bilimsel çalışmalarını devam ettirmektedir. Düzenli ve planlı hayatında herhangi bir sorun olduğunu düşünmemektedir. Ta ki, ihtiyar ve yorgun, bir o kadar da hırçın olan babası felç geçirerek koltuklu sandalyeye mahkûm olana dek…
Babasına bakmak ve kır evini çekip çevirmek sorumluluğu ile baş başa kalan Bayan Fontana’nın hayatı birdenbire değişir. Zoraki döndüğü kır evinde yaşadıkları, daha önce yaşamakta olduğu düzenli hayata benzememektedir. Üstüne üstlük babasına bakması ve kır evini çekip çevirmesi için işe aldığı kâhyanın, Adelita’nın davranışları ve yaşam algısı, bu kısa boylu ve biçimsiz vücutlu kadını ilk başta önemsememesine ve ona acımasına rağmen, Bayan Fontana’yı etkilemeye başlar. Öğretim görevlisi Aurelia Fontana, Adelita’nın gizemli ve tutkulu yaşamı üzerinden dolaylamaya giderek içten içe ona öykünmeye başlar. Travmanın başlangıcıdır bu, Bayan Fontana’nın hayatı bir trajediye dönüşür.
Felçli babasının ölümünden sonra onun işine son vermeyen ve ona kır evini teslim ederek üniversitedeki görevinin başına dönen kahramanımız, deli gömleğini giymiştir bir kere… Adelita’yı imgeleminde yaşatmaktan ve onun la birlikte yaşamaktan kurtulamaz. Kâhyanın neyinden, niçin ve nasıl bu kadar etkilendiğini anlamak ister. Sosyal çevresinden kopmuştur ve bir türlü eski yaşantısına dönememektedir çünkü… Üniversiteden sık sık izin alarak ziyaret ettiği kır evinde bir şeyler döndüğünü hisseder. Yaptığı araştırmaların ve bir dedektif titizliği ile sürdürdüğü iz sürmelerin sonucunda asla tahmin edemeyeceği, akıl almaz bilgilere ulaşır.
Trajediden Sıyrılmak
Aurelia Fontana, yıllardan beri kır evindeki güvenli kasada duran değerli mücevherinin çalınmasından tutun da, Adelita’nın, içinde kasabanın ileri gelenlerinin (mahkeme üyeleri, avukatlar, yargıçlar, polis müdürleri) de bulunduğu tuhaf bir seks kulübünün beyni olmasına kadar, öğrendiği bir yığın şaşırtıcı şeyin etkisiyle iyice belirginleşen bir paranoyaya kapılır. Sorular tarafından işgal edilen zihni, sosyal çevresine artık bütünüyle sırt çevirmiş olan Bayan Fontana’nın varoluş sancılarını derinleştirir.
Bir yandan içten içe kâhyasına hayranlık besleyen, ancak bunu kendisine bile itiraf etmekten çekinen Aurelia Fontana’nın, mücevherini bulma ve önüne çıkan herkesin ilginç bir şekilde içinde bulunduğu büyük kumpası çözme azmi yavaş yavaş törpülenerek iğdiş edilir.
Cinsellikle ilgili sorgulamaların varoluşsal sancılarla iç içe geçtiği öykü, okuyucuyu şaşırtan bir son ile bitse de (merak edenlerin kitabı okuması gerektiğini söylemeye gerek bile duymuyorum) Bayan Fontana’nın, içine düştüğü trajediden sıyrıldığını söylememin bir sakıncası yok sanırım. Fakat onun eski planlanmış ve düzenli hayatçığına da geri dönebilmeyi başardığını söylemiyorum. Çünkü tüm yaşananlardan sonra böyle bir aşırı iyi niyete kendisi bile kapılmamalı…
İnsanın, varlığın özüne temas edebilmeyi başarabilmek için önce varlığını kavrayabilmesi gerekir. Bunun yolu da, varoluşunu, başka varoluşlar dolayımında sorgulamasından geçer. Sorgulama süreci travmatik bir özelliğe sahip olsa da, sonunda elde edilen şey buna değerdir: Kendini tanımak ve tanımlamak…
Dışarından dürttüğü varoluşunu bu şekilde anlamlandırabilir insan… Rosa Regas’ın kaleminden çıkan [Pınar Savaş imzası ile Türkçeye çevrilen Can Yayınları tarafından Türkiye kamuoyuna sunulan] Dorotea’nın Şarkısı da bu bağlamda değerlendirildiğinde kusursuz olarak tanımlanabilir. Popüler novellalardan sürekli şikâyet eden modern, yalnız insan, bu kitapta kendi öyküsünü bulabilir.
