













Geçtiğimiz günlerde görüştüğüm bir arkadaşım, “aynı dönemde üniversiteye girmiş olan tanıdıklarım içinde hayatı kaymamış olan tek kişi sensin” deyince, daha önce bilmediği kötü bir şeyi öğrenmiş biri gibi irkilmiş, birlikte üniversite okumuş olduğum arkadaşlarımı teker teker gözümün önüne getirmiş, tuhaf bir korku ve suçluluk duygusuyla arkadaşıma hak vermiş, en sonunda da bu yazıyı yazmaya karar vermiştim.
Üniversite Heyecanı
ÖSYS sonuçlarının açıklandığı içinde bulunduğumuz bu günlerde, üniversiteyi kazanmış olan gençlerimiz ve aileleri sevinç içinde gelecek planları yapıyor, üniversite eğitiminin tamamlanmasının ardından kendilerini bekleyen mutlu ve müreffeh yaşamın hayali ile heyecanlanıyorlar. Zengin akrabalar “burs” vaatlerinde bulunup yeni üniversitelilerin hesap numaralarını bir yerlere kaydediyor ve “burs veren kurum ve kuruluşların listeleri” elden ele dolaştırılarak maddi imkanları kısıtlı ailelerin başarılı çocuklarının rahat bir öğrencilik dönemi geçirmeleri için ne gerekiyorsa yapılmaya çalışılıyor.
Birisi bütün bu insanlara, “boşuna uğraşmayın, gereksiz yere heyecanlanıp lüzumsuz beklentilere girmeyin, çünkü “büyük bir olasılıkla” bütün emekleriniz boşa gidecek. Üstelik dört yıl sonra üniversiteye gönderdiğiniz bu neşeli ve şen-şakrak çocuklarınız mutsuz, umutsuz ve yaşlanmış bir şekilde geri dönecekler. Gözlerinde, tuhaf bir pişmanlık ifadesi olacak ve yüzlerindeki çizgiler, yaşamış oldukları travmatik deneyimleri ele verecek” dese, hiçbir şey değişmez! Herkes kendi çocuğunun başarılı olduğunu, her halükârda üniversiteyi de başarılı bir şekilde bitireceğini ve iyi bir iş sahibi olacağını düşünmeye devam eder.
Eğitimin Kutsanması
İnsan varoluşunun inşa edilebileceğine, biçimlendirilebileceğine, kurulabileceğine, terbiye edilebileceğine (ve daha başka şeylere) dair aydınlanmacı düşüncelerin etkisiyle ve bu düşüncelerin sistem tarafından sınıfsal sıçrama vaatleriyle insanlara dayatılmasıyla üretilen şekliyle eğitimin kutsallaştırılmış biçimi, modern dünyada “Okuyanlar” ve “Okumayanlar”’dan oluşan iki cemaat yarattı. “Okuyanlar” cemaati kendilerini “Okumayanlar” cemaatinden üstün, yetenekli, akıllı ve “daha çok şey hak eden imtiyazlı insan” konumunda görüyorlar, bir tür üstün insan olduklarına inanıyorlardı. İşin kötüsü, bu inanç, “Okumayanlar” cemaati tarafından da paylaşılmaktaydı. “Okumayanla”’a göre “Okuyanlar,” “Okumuş insanlar”’dı. “Bizim gibi cahil” değillerdi ve doğru şeyleri yaparlardı. Hayatları düzgün ve onurluydu. Zaten evlerinden, eşlerinden, arabalarından ve yedikleri yemeklerden de belli değil miydi bu?
“Okumayanlar” kendileri başaramasa bile çocuklarının okumasını, “Okuyanlar” sınıfına dahil olarak “rahat bir hayat” sürmesini ve kendilerini de “bu hayat”’tan kurtarmalarını ümit ediyorlardı. Bundan dolayı da çocuklarının okuması için akıl almaz fedakârlıklarda bulundular ve “Okumuş insan” olmaya yarayan eğitimi kutsal bir iksir, “Okumayanlar”’ı “Okuyanlar”’a dönüştürecek bir tür sihirli değnek olarak görmeye başladılar. İnsanlar çocuklarını okutmak için evlerini, arabalarını, arazilerini ve itibarlarını satmaktan çekinmediler. Şimdilerde içi boşaltılmış bir kavram olarak diplomaya göndermede bulunsa da, bilgi denilen nesne tanrı haline getirildi ve eğitim yoluyla bu kutlu tanrıya ibadet edildi.
Okumuş ve Memur
Eğitim gören insanların en azından memur olarak devlete eklemlenmeleri ve görece rahat bir hayata erişmeleri dönemi, diplomalı sayısı ile devletin memur ihtiyacı arasındaki uçurum önce kapandıkça, ardından da eksi yönde yeniden açıldıkça sona erdi. Artık herkes memur olamıyor, yalnızca en “başarılı” olanlar bu imkânı elde edebiliyorlardı. Kadro sayısı sınırlı, bu kadrolara talip olan aday sayısı sınırsızdı. Dolayısıyla belirli kriterler çerçevesinde seçilen memurların dışında kalan diplomalılar, kaderlerine terk edilmeye başladılar. Diplomalılar, ekonomik ve sosyal itibarlarını yitirme tehlikesi ile yüz yüzeydiler. Öte yandan, sistem lise mezunu işsiz gençlerin “enerjik yığılmalarının” olası tehlikelerinin önüne geçebilmek adına üniversite sayısını artırıyor ve lise mezunu işsizleri üniversite mezunu işsizlere dönüştürüyordu. Üniversite diplomasının değeri ve itibarı düştükçe, üniversiteye girmek kolaylaşıyordu.
Üniversiteli Olmanın Bedeli
İletişim aygıtlarının baş döndürücü gelişimini kullanarak bağımlı bir takipçi kitlesi yaratmayı başaran popüler kültürün etkisiyle, özellikle taşralı gençlerin şehir ile tanışması ve aileleri tarafından kendilerine yüklenen değer yargılarını sağlamaya alıp büyük oranda yetersiz bularak terk etmek zorunda kalmaları ile sonuçlanan üniversite macerası, alkolle tanışma, platonik aşkların melankolik yıkımına maruz kalma, şu ya da bu ideolojinin mensuplarına eklemlenme ya da üniversitenin yeni gelenlere dayattığı özgürlük anlayışına yapışarak hedonizmin çukuruna yuvarlanma gibi beklenmeyen sonuçlar üretmeye başladı.
Üniversiteye gelenler içinde, daha çok kadınla ya da erkekle özgürce birlikte olmaya çalışan, genç yaşta alkolü hayat tarzı haline getiren, pop, hip-hop ya da rock yıldızı olma hayalleri ile yatıp kalkan sayısız genç vardı. Amerikan tarzı gençlik filmlerinde gördükleri üniversite hayatı manzaralarını gerçek zanneden bir yığın genç, sırf bu tür bir hayata erişmek amacıyla üniversiteye giriyordu. Yüksek amaçlar güden bilinçli üniversite öğrencisinin sayısı, kesinlikle sınırlıydı ve sanılandan çok daha azdı. Üstelik iyi niyetli beklentilerle gelen genç insanların önemli bir kısmı da daha önce hayalini bile kuramadıkları bir yaşam tarzının etkisiyle hızla “eğlence ile tanışmakta” ve bulundukları iyi niyetli, çalışkan ve umutlu konumdan uzaklaşmaktaydılar ki, halen de öyle olmaya devam etmektedir.
Üniversitenin Ürünleri
Geldikleri yerde ancak rüyalarında görebilecekleri “güzelliklerle” karşılaşan, daha önce görmedikleri kadar dekolte giyinen güzel kızlara aşık olan, halen izlerini koruyan taşralı düşünce yapılarından dolayı “çıktıkları” güzel kızlarla tuhaf ve sorunlu ilişkiler yaşayan, daha önce boşanmış bir çift görmeleri bile çok nadir olduğu halde sürekli farklı insanlarla farklı ilişkiler yaşayan ve bu durumu idealize eden arkadaşlar edinen, saçını-sakalını uzatan, kulağına küpe takan ve daha çok kız tavlayabilmek gizli niyetiyle bir enstrüman çalmaya çalışan, dersleri ikinci plana bile atmayıp gündeminden çıkaran ve okulu “uzatmayı” sorun olarak görmekten vazgeçen taşra kökenli üniversiteli gençlerin dramı, okulun bitmesi ve üniversite hayatının ömür boyu sürmeyeceğinin anlaşılması ile başlar.
Üniversitede gününü gün eden ya da edemeyen (psikolojik sorunlarla mücadele eden, intihar eğilimleri sergileyen, yurt odalarından günlerce çıkmayan vb) baba parasından yoksun taşralı fakir gençler, artık bitirmek zorunda oldukları için bitirdikleri üniversiteden aldıkları işe yaramaz diplomalar ile ortada kalakalmışlardır. Özellikle edebiyat fakültelerinden mezun olanlar, sınırlı iş alanlarından dolayı iş bulmak için insan üstü çabalar harcamaktadırlar. İş imkanları en kısıtlı bölümlere sahip olduğu halde, en çok öğrenci alan ve en çok mezun veren edebiyat fakültelerinin “dört yıllık üniversite diplomalı” incinmiş mezunları, yıllarca dershanelerde boğaz tokluğuna çalışmayı bile göze alabilmekte, üniversite dönemindeki sınırsız boş zamanlarının aksine, haftalık tatil yapacak, hatta ve hatta düzgünce uyuyacak vakitten bile mahrum bir biçimde gönüllü köleliğe koşmaktadırlar.
Veliler! Çocuklarınızı Üniversiteye Göndermeden Önce İyi Düşünün!
Üniversiteyi bitirdikten sonra memleketlerine dönen ve yıllarca, yaşamakta oldukları ekonomik yoksunlukların yanında üniversite yıllarında yaşamış oldukları (aşık olmak, terk etmek, terk edilmek, tacize uğramak, kötü evlerde ve yurt odalarında uyumaya, yemek yemeye ve zamanı geçirmeye çalışmak gibi) travmatik deneyimleri unutmaya çalışan bu mutsuz insanların sorumluluğunu kim üstlenecek? Üniversite okumanın ve üniversiteye gitmenin artık prestij olmaktan öte bir işe yaramayan görece lüzumsuz bir şey haline geldiğini ne zaman göreceğiz? Çocuklarının mutsuzluğunu gören, ancak artık yapacak bir şeyi de olmayan ailelerin dramını da mı görmeyeceğiz? “Okumuş adama”’a tapmaktan ne zaman vazgeçeceğiz?
Sonuç olarak, kanaatimce, kuşkusuz yararları da olan üniversite okuma faaliyetinin zararları çoğunlukla tahripkâr yapısıyla söz konusu yararları da yok etmekte, üniversite okumayı sadece “daha çok yer görmek ve daha çok insanla tanışmaktan öte bir şey olmayan bir şey” haline getirmektedir. Özellikle farklı şehirlerdeki üniversitelere gönderilen gençlerin yaşadıkları travma daha acıklı olmakta, “olduğu şey olmamaya başlayan, ancak olmak istediği şey de olamayan” bu gençler, “yıllarca sürmesi muhtemel bir mutsuzluğun kurbanı olmaktadırlar.” Çocuğunuzun, yazımın başında göndermede bulunduğum arkadaşımın da söylediği gibi, abartısız “büyük bir kısmının hayatı kayan” üniversite mezunlarından biri olmasını istemiyorsanız, onu üniversiteye ve gitmek istediği bölüme göndermeyi yeniden düşünün.
okusaktamı işsiz kalsak okumasakta mı?
teşekkür