Yakup

soruyorum...
Ali arkadaşım çok güzel iki noktaya değinmiş.Deniz Baykal'ın Ergenekon ile ilgili yaptığı konuşma ve polis tarafından komaya sokulan çocuğun haberi...Akabinde de bir takım sorular yöneltmiş okurlarına."Aklı hür, vicdanı hür" insanlar elbette bu sorulara kendince cevaplar bulmuşlardır...
Öncelikle Ergenekon soruşturmasıyla ilgili bir takım söyleyeceklerim olacaktır :
*Yargı karşısında aksi ispatlanmadıkça herkes masumdur sözünden yola çıkarak göz altına alınan bütün insanların yasalar karşısında masum olduğunu söylenebilir.Fakat şunu soruyorum: bilgisayarlarında, çekmecelerinde, ev ya da ofislerinin herhangi bir yerinde ülkenin rejimini devirecek darbe planları yapanların ya da yardımcı olanların suçlu sayılabilmesi için planladıklarını uygulamalarını bekleyeceğiz? Fikir ve palanları "fikir özgürlüğü" kapsamında değerlendirip yok mu sayacağız? Gerçekten hukuki olarak fikir özgürlüğüne önem gösteren bir ülke miyiz? Elbette kişilerin sorguya alınma şekilleri hukuka aykırıdır! Gece yarıları evleri basılıp, bilgisayarlarına el koularak da hukuk sağlanmaz.Hatta bu bir çelişkinin ta kendisidir.Çünkü hukuku sağlamanın yolu hukuku çiğnemek değildir...Ergenekon davasıyla ilgili son olarak şu noktaya değinmek istiyorum; Radikal gazetesi köşe yazarlarından Yıldırım Türker'in 20.04.2009 tarihli "Türkan Saylan'ı seviyor musunuz?" isimli köşe yazısından alıntılar yapmak istiyorum : "...Türkan Saylan, bu memleketin kıymetlilerindendir...Türkan Saylan, inandıkları konusunda içtendir...Öte yandan Türk Emniyeti’nin hoyratlığı, yüce Türk Hukuku’nun siyasetle iç içeliği de bu memlekette yaşayanlar için açık ve malumdur. Saylan’a reva görülen, milyonlarca insanı inciten muamele, söz konusu kurumların fevkalâde hassas ve kibar hallerini yansıtıyordu...Dolayısıyla hayatlarının ilk siyasileşme frsatını Türkan Saylan’a yöneltilen kuşkuyla, onun polisle yüzleşmesiyle yakalamış olanların güvenlik kuvvetleri-hukuk uygulamalarına yönelik itirazlarının içtenliğine inanmak bana gerçekten imkânsız geliyor.
İmkânsız geliyor, çünkü yaşlı ve hasta bir insanın evinin aranmasını canavarca bulanların insanlık adına söz aldıklarına inanabilmek için onların misliyle beter uygulamalara maruz kalan başkaları için de ses yükseltmiş olmaları gerektiğine inanıyorum.
Sözgelimi Türkan Saylan, eğitimin kadınların kurtuluşu olacağına inandı ve sağlık konusunda verdiği paha biçilemez hizmetlerin yanı sıra Anadolulu binlerce kız çocuğunun eğitime ulaşabilmesini sağladı.
Şimdi onun incitilmesi karşısında kıyamet koparanların insanın temel hakları konusunda her gün yaşanan binlerce ihlâl hakkında da tepki göstermelerini, emniyet güçlerinden insan haklarına yakışır muamele talep etmelerini beklemez miydiniz?
Demek ki DTP’ilerin tutuklanması onları ilgilendirmiyor. DTP’liler tekinsiz Kürtler.
Diyarbakırlı çocukların yetişkin muamelesi görüp hapisanelere tıkılması da onları ilgilendirmiyor. Onlar da yukarıda andıklarımın küçükleri nasılsa.
Ana basında takip etmesi zor ama belki etmişsinizdir. Hükümetin çocukları da ‘terörle mücadele’ kapsamına sokması sonucu son üç yıldır yüzlerce çocuk eylemlere katılmak ya da propagandadan tutuklanıp cezaevlerine gönderildi.
Mehmet Ali Şahin’in kendi sunduğu döküm şudur: TMK ve TCK’daki terör suçlarından 2006 ve 2007’de 1572 çocuk hakkında dava açıldı. Özellikle Diyarbakır, Adana, Van, Hakkâri gibi illerde yoğunlaşan tutuklamalar, çocukların hakkında açılan ve ağır cezalar istenen davalar sürecinde de devam etti. Mahkemeler, insan hakları savunucularının, hukukçuların itirazlarına kulak asmadı. Uluslararası sözleşmeler ve yasalardaki açık düzenlemeler de onları kararlarından caydırmadı. Çocukların tahliye taleplerini reddettiler. Diyarbakır Mahkemeleri 20’den fazla çocuğu tutuksuz yargılamak üzere serbest bıraktı.
Tahliye edilen çocuklar, belki ceza alacak. Almazlarsa dahi yaşadıklarını herhalde zor unutacaklar.
Adana’da taş attığı iddia edilerek 1416 yaşları arasında 4 çocuğa 3,5 ile 7 yıl arasında ceza verildi. Hatay’da örgüt propagandası yapmak iddiasıyla 1417 yaşındaki iki çocuğa 3,5 ve 4,5 buçuk yıl ceza verildi. Mardin’de iki TMK Mağduru Çocuk, çocuk cezaevi olmaması gerekçesiyle baştan beri yetişkin adli suçlularla aynı koğuşta yatırılıyor. Siirt’teki TMK Mağduru Çocuklar’ın mahkemeleri mütemadiyen erteleniyor.
Çocuklar İçin Adalet Girişimi aktivistlerinden, sosyal hizmet uzmanı Emrah Kırımsoy, bianet’e anlatmış: “Tutuklu yargılanma telafisi mümkün olmayan sonuçlara neden olur. En basitinden yargılama sürerken yani çocuk hakkında henüz bir karar verilmeden, çocuğun aileden, arkadaşlardan, okuldan, mahalleden, çevreden kısaca günlük yaşamdan uzak kalmasına yol açılıyor. Çocuğun bütün bu sosyal destek sistemlerden birden koparılması ve yargılama boyunca kapalı kurumda tutulmasının farklı derecede travmaya yol açıyor. Araştırmalar, çocukların kabuslar, flaşbekler, uyku bozuklukları, duygusal hissizlik, yabancılaşma, sosyal ortamlardan kaçınma, kendi içine kapanma, sosyal ilişkilerde zorlanma, yoğun öfke, antisosyal davranışlar, fiziksel yakınmalar ve intihar düşünceleri gibi belirtiler görüldüğünü saptıyor. Çocukların hemen hemen hepsi cezaevine ilk girişten itibaren farklı düzeylerde yalnızlık, korku, endişe, öfke, kızgınlık gibi duygular yaşar. Süre uzadıkça terk edilmişlik, gelecekten beklentilerin düşmesi gibi sonuçlar ortaya çıkabilir. Çocukların tutuklu yargılanmaları, ayrıca onlarda ‘cezaevi kültürü’ adı altında tanımlanabilecek davranış kalıpları gelişmesine neden olabilir. Koğuşlarda (yatakhanelerde) toplu olarak kalındığı için doğal bir hiyerarşik bir yapı oluşur. Eskiler-yeniler, güçlüler-güçsüzler, ağır suç-adi suç gibi; parası olanlar-olmayanlar gibi. Koğuştaki dinamiklere göre, çocuklar kendilerini güçlü veya güçsüz hissederler. Çocuk, gelişimini henüz tamamlamamış bir birey; tutuklu yargılama sırasında içinde bulunduğu durumla tek başına ve izole edilmiş bir şekilde başa çıkmak zorunda bırakılıyor. Bu nedenle uluslararası insan hakları belgelerinde özellikle altı çizildiği gibi çocukların özgürlüklerinin kısıtlanması başvurulması gereken son çare olmalı.”
İç açıcı buldunuz mu? Pekâla. Bu konudaki son haberi size iletmek isterim. 17 Nisan Diyarbakır duruşmasında, TMK Mağduru dört çocuk, sabah 09:00’da getirildikleri adliye bodrumundaki bir hücrede, 12 saat boyunca, aç ve susuz tutuldu. Duruşma aksam saat 21:00’de başladı. TMK Mağduru Çocuklar’a aç-susuz bırakıp soğukta bekleterek fiziki işkence yapılırken; aynı şekilde, 12 saat boyunca çocuklarını göremeden, onların aç-susuz bir hücrede tutulduğunu bilerek adliye koridorlarında bekleyen ailelere de psikolojik işkence uygulandı.
Duruşmada, avukat Canan Atabay’ın, bir önceki duruşma sırasında yine benzer kötü muameleye maruz kalan çocuklara, bu durumun soru olarak yöneltilip tutanağa geçirilme talebi, mahkeme tarafından reddedildi.
Bu çocuklar gece cezaevine döndüklerinde de yemek saati geçmiş olduğu için, ertesi sabahki kahvaltıya kadar aç kaldılar.
O çocuklar dövüldü. Hakarete uğradı. En ağırı, korkutuldu. Derin yaralarla bırakıldılar koğuşlarına. Ya da şimdilik hayatlarına.
Onlar, çocuk. Şimdiden bütün hayata tutunma şanslarını kaybettiler. Devletimizden yetişkin muamelesi görüyorlar. Ama maalesef yer yerinden oynamıyor.
Tutuksuz yargılanmak için salıverilen çocuklar, “Cezaevinde nasıl vakit geçiriyordunuz?” sorusuna, “Gözmece gibi oyunlar oynuyorduk” cevabını vermiş. ‘Gözmece’, yöre dilinde körebe anlamına geliyormuş.
Körleşmiş, kendilerini görmeyen dünyanın kaydından düşmüş Kürt çocukları, ‘cezalarını’ körebe oynayarak doldurmaya çalışıyor.
Onların dünyasını daha sağlıklı, daha yaşanılası kılmak için hayatını adamışlardan biri, Türkan Saylan.
Türkan Saylan’ı gerçekten seviyorsanız, bu çocuklara sahip çıkın. Çocuklara dokundurtmayın. Onlar geleceğimizin fısıltısı..."
Şimdi Deniz Baykal'a ve size soruyorum, gerçekten Türkan Saylan'ı seviyor musunuz?Ergenekon soruşturmasının yanlış bir soruşturma olduğuna ve soruşturma yönteminin hukuk dışı olduğuna inanmama konusunda samimi misiniz?
*Gelelim Ali dostumuzun DTP ve "taş atan çocuklar"la ilgili sorduğu sorulara : o çocukları provake edenlerin DTP üyelerinin olduğunu hangi somut belge ve bilgilere dayandırıyorsunuz? Unutmayın ki birilerini birşeylerle itham ediyorsanız elinizde kanıt sayılabilecek bulgularn olması gerekiyor...
* DTP'li millet vekillerinin meclis ve "hiçbiryerde" görülmediğine değinmişsiniz...Hatırlarsanız komşu ülkemiz Yunanistanda polis tarafından vyrylan bir genç için ülkede çalkantılar yaşanmış, halk başta olmak üzere bürokratlarda yerinde tepkiler göstermiştir...Peki, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve "Çocuk" Bayramında polis tarafından silah dipçiğiyle dçvülerek komaya sokulan bir ÇOCUĞUN üzüntüsünü yaşayıp toplum olarak bunun karşısında bir duruş mu sergileyecektik yoksa hiçbirşey olmamış gibi kutlamalara devam mı etmeliydik? Belki bazılarınızın aklından şu geçiyordur: "Polis boşyere dövmedi ya...O da polise taş attı..."...Eğer böyle düşünen birileri varsa onlara şunu hatırlatmak istiyorum; eşi Hrant Dink'in öldürülmesinden sonra konuşma yapan Rakel Dink, konuşmasında şöyle söylemiştir: bunu yapan her kim olursa olsun, biliyorum ki o da bir zamanlar çocuktu..."
Dikkat edersek "O da polise taş attı..." cümlesinde "O" zamirini kendisi için kullandığımız kişi bir ÇOCUK...Hatırlayanlar bilirler, Bana Bir Şeyhler Oluyor adlı Yılmaz Erdoğanın yazdığı tiyatro oyununda şöyle bir repliğe yer verilmiştir : "...Ama yapmayın, o daha bir ÇOCUK!.."
Ama yapmayın, onlar daha çocuk...Ama yapmayın, dün, ülkenin aydınlarına yapılanlar, bugün çocuklara yapılıyor...Bu ülkede yaşayan çocuklar hepimizin çocukları, kardeşleri değil mi? Ama yapmayın!Yalvarırım yapmayın...Çocukla çocuk olmayın!...
28 Nisan 2009 Salı 04:50