













1899 doğumlu.
Diyarbakır Ulu Camii’nde müezzindi... Mustafa
Kemal, Diyarbakır ziyaretinde ezan okurken duydu onu, çağırdı yanına,
musikiyle ilgilenmen lazım, dedi. Aklına girdi. Yerel türküleri
derlemeye, söylemeye başladı. Ahalinin teşvikiyle İstanbul’a gitti. Plak
yaptı. Patladı... Davet edildi, aklına müziği sokan Mustafa Kemal’in
sofrasında türkü söyledi. Şark bülbülüsün sen, demişti Mustafa Kemal...
Soyadı kanunu çıktı, adını da soyadını da değiştirdi, “Celal Güzelses”
oldu. Esmerim biçim biçim’i derleyen odur... Hele yar zalım yar’ı efsane
yapan da.
*
Sene 1943.
Nuri Kaçtaş doğdu.
Urfa’da.
Yüreği
türküyle atıyordu, “Celal Güzelses” hayranıydı, onu dinleyerek büyüdü,
13’ünde söylemeye, 14’ünde saz çalmaya başladı. 16 yaşındayken, Adana,
Antep pavyonlarının aranan ismi olmuştu. Rakıya meze olarak kalmaya
niyeti yoktu, İstanbul’a geldi, Balat’ta oturan ablasının yanına
yerleşti, Ayvansaray kayıkhanelerinde, Aksaray kahvelerinde söyledi,
yaşı 18’e gelince, İstanbul Radyosu’nun sınavına girdi, anında kazandı.
1964’te yolu İskenderun’a düştüğünde, “Yılmaz Tatlıses”le tanıştı.
Nuri’den 2 yaş küçük olan Yılmaz, İskenderun Halk Evi’ndeki kurslarda
saz çalmayı öğrenen, söz yazan, beste yapan bi ozan’dı... Dinledi Nuri,
bayıldı. Al bunları sen söyle, dedi Yılmaz... Nuri, Yılmaz’ın 5 eserini
plak yaptı ve patladı. Profesyonelliğe geçince, “Celal Güzelses”ten
esinlenerek, “Nuri Sesigüzel” yaptı soyadını.
*
Mehmet Celalettin, soyadına “güzel” ve “ses”i ekleyen ilk sanatçımızdı. Onun peşinden yürüyen Nuri, ikinci... Yılmaz ise, orijinal, tatlı ve ses’ti.
*
1945’te Malatya’da doğmuştu. Dedim ya, ozan’dı ama, amatör... Nuri’ye
verdiği eserleri patlama yapınca, cesaretlendi, askerden döner dönmez,
1967’de İstanbul’un yolunu tuttu. “Celal Güzelses” ve “Nuri Sesigüzel” o
dönemlerde halk müziğine karşı olan ukala dümbeleklerini susturmuş,
türküye kapalı olan yolları açmıştı... O atmosferde imkân buldu, plak
yaptı, patladı... Çok değişik bi tarzı vardı, arabesk dediler. Medya
bugünkü kadar yaygın olmadığı için, gençlerimizin çoğu tanımıyordur ama,
100’den fazla sözü, 300’den fazla derlemesi olan, köşe taşlarımızdan
biridir Yılmaz Tatlıses... Sıkı durun, yüzlerce sanatçının söylediği,
seni sevmeyen ölsün, onundur... Mavi mavi de.
*
Bugün hâlâ, genç sanatçıların elinden tutan, aktif şekilde çalışan,
eser veren Yılmaz Tatlıses, 1968’de, İstanbul’a yeni gelmiş, tutunmaya
çalışan Urfalı bir genci görür; sesine hayran kalır. Biraz “Celal
Güzelses”, biraz “Nuri Sesigüzel”, biraz “Yılmaz Tatlıses” olan bu
gencin ismi, İbrahim Tatlı’dır... Öyle bir Allah vergisidir ki, hepsini
aşmaya adaydır. Ona, hem eserlerini, hem de kendi soyadını verir...
İbrahim Tatlı, “İbrahim Tatlıses” olur.
*
Paul David Hewson.
İrlanda, Dublin doğumlu.
İbrahim’den 8 yaş küçük.
Henüz
14’ündeyken, nota bilmeden, arkadaşlarıyla grup kurdu, alternatif rock
söylüyorlardı. Ve, büyüdükleri ortamda herkesin lakabı vardı. Benimki ne
olsun diye düşünürken, her gün eli cebinde volta atar gibi arşınladığı
O’Connell Caddesi’ndeki dükkânın adını gördü, Bona Wox yazıyordu. Aşırı
gürültüden işitme kaybına uğrayanların kullandığı ilacın adıydı...
Gürültülü müzik yaptığı için, beğendi. Bona’yı Bono yaptı, Bono Vox
O’Connell Street lakabını kullanmaya başladı. Ama pek bi uzundu... Tam
vazgeçiyordu ki, bir arkadaşı Bono Wox’un Latincede “güzel ses” anlamına
geldiğini hatırlattı. Kararını vermişti. Kısalttı, Bono oldu.
*
Ve, dün...
Bu satırları önceden yazıyorum ama, tahminim 80 bin kişi gelir; U2’nun solisti o.
*
Celal Güzelses, Nuri Sesigüzel, Yılmaz Tatlıses, İbrahim Tatlıses, Paul Güzelses.
*
Farklı coğrafyalarda aynı hor görülmeyi yaşayan, farklı etnik
kökenlere, farklı dillere sahip insanların, aynı sıfatta, “güzel” ve
“tatlı ses”te kimlik bulması tesadüf müdür sizce?
*
Terörle,
höt zötle olmaz bu iş... Her kafadan bi sesin çıktığı kakofoniyle, hiç
olmaz... İşte örnekleri yukarıda, dinleyeceğimiz, anlayacağımız “güzel”
ve “tatlı ses”lerle olur, olsa olsa.
