













Merakla sonuçlanmasını beklediğimiz 12 Haziran genel seçimleri nihayet tamamlandı ve AK Parti bir kez daha, üçüncü kez oylarını artırarak (bütün oyların yarısını alarak) yeniden iktidara geldi. Türkiye Cumhuriyeti, bir dönem daha AK Partili bir hükümet tarafından idare edilecek.
Son sekiz buçuk yılın başbakanı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğindeki üçüncü AK Parti hükümetinin Türkiye’ye neler getireceğini bekleyip göreceğiz, fakat Cumhuriyet tarihinde bir ilkin gerçekleşmesini sağlayan bu son seçimlerin iyi değerlendirilmesi ve analiz edilmesi gerekiyor.
Öncelikle, değişik partilerin iflah olmaz romantik hayalperestleri için söylemiyorum bunu, genel anlamda seçim sonuçlarında büyük bir sürpriz yok. Üç aşağı beş yukarı beklenen sonuçlar elde edildi. AK Parti, CHP ve “BDP”nin oyları yükseldi, MHP’nin oylarında, kaset skandallarının yaratacağı çöküş beklentisini kesinlikle karşılamayan, dolayısıyla başarısızlık olarak görülemeyecek olan bir miktar azalma meydana geldi. Genel tablo göz önüne alındığında, bir önceki dönemde TBMM’de bulunan partiler başarılı oldular ve Meclis aritmetiği noktasında bir farklılaşma yaşansa da, yapısal anlamda parlamentoda bir değişme olmadı.
AK Parti’nin oylarını yüzde elli gibi devasa bir orana taşıyan seçimlerin ardından baktığımızda, önümüzdeki tablo, seçmenin hâlihazırdaki siyasal yapıdan memnun olduğunu, mevcut hükümetin başta sağlık ve eğitim olmak üzere ortaya koyduğu sosyal politikalardan şikayetçi olmadığını ve diğer partileri de iktidar partisinin ortaya koyduğu siyasal perspektife, hizmet merkezli ve geniş bir halk tabanına hitap etme “çabası” içinde olan çoğulcu siyasal söylem perspektifine doğru “iteleme” amacında olduğunu gösteriyor. Özellikle Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’sinin oy miktarındaki artışı ben buna bağlıyorum.
CHP ve MHP’nin seçim kampanyaları döneminde halka verdikleri “sosyal politika içerikli” sözlerin seçmen iradesinde bir değişime neden olduğunu sanmıyorum. Nihai kertede sosyal politika anlamında somut değerler üretmiş bir hükümete sahip olan bir ülkenin vatandaşların, (gerçek olup olmayacakları noktasında şüpheli olan) sanal vaatlere oy vermeleri mantıklı değil çünkü. CHP’nin ve BDP’nin oylarının artması ve MHP’nin oylarının da (aksi için bütün şartlar mevcutken) partiyi baraj üstünde tutabilecek bir miktarda kalabilmesinin temelinde, bu partilerin halka sunduğu “sosyal çözüm önerileri”nden ziyade, yaratmış oldukları “kavrayış değişikliğine dâir beklenti”lerin bulunduğu kanaatindeyim. Bir diğer ifadeyle, seçmenin (iktidar partisi de dâhil olmak üzere) bütün partilere bu seçimlerdeki tercihiyle bir mesaj verdiğini düşünüyorum. Bu mesaj şu: “siyasal pergelinizi elinizden geldiği ölçüde genişletin. Kucaklayabileceğiniz kadar çok ve farklı özelliklere sahip kesimleri kucaklayın ve kendinizi değiştirin.”
Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte CHP’nin siyasal paradigmasında yaşanan ya da yaşandığı düşünülen değişim, partinin oylarında bir artış yaşanmasını sağladı. Daha geniş bir zemine hitap etmeye çalışan Kılıçdaroğlu’nun CHP’si, seçmen tarafından ödüllendirildi bir anlamda. Yine aynı şekilde BDP’nin adayların seçimi noktasında (en azından Kürt siyasal perspektifi açısından) ortaya koyduğu çoğulculuk, bu partinin oylarını önceki döneme nazaran hatırı sayılır ölçüde arttırdı. Sosyal ve ekonomik meselelerden bağımsız olarak, CHP ile BDP’nin siyasal paradigması diyebileceğimiz pergelin eskisinden daha geniş bir alana hitap etmesi sağladı bunu. Bu iki partinin oylarını daha da artırabilmeleri ve belki de bir gün iktidar alternatifi partiler olabilmeleri için tek şansları var: istikrarlı bir çoğullaşma süreci içerisine girmeleri ve bu süreçten kesinlikle taviz verme yoluna gitmeksizin sürekli ileri giderek bütün Türkiye’nin partisi olmaları. Bir diğer söyleyişle, “merkezsizleşmeleri.”
Aynı sorun ve çözüm MHP için de geçerli. Genel anlamda muhafazakâr ve sağ düşünüşe eğilimli bir seçmen yapısına sahip olan Milliyetçi Hareket Partisi’ne, geniş bir kitle tarafından BDP’nin bulunduğu siyasal zeminin karşısına konumlandırıldığı için, belirgin biçimde bir hoşgörü ve tolerans ile davranılıyor, davranıldı. Yoksa komplo olsun ya da olmasın, üst yönetiminin 3/2’sinin karıştığı kaset skandallarının partinin tabanı tarafından kesinlikle hoş karşılanmayacağını herkes biliyor. Başka koşullarda partiyi yerle bir edebilecek olan söz konusu skandalların ardından partinin halen ayakta kalabilmesi, bana sorarsanız, partinin, “ahlâki kaygıdan daha önemli” olduğu düşünülen “milli kaygı” ile ilişkilendirilmesinden kaynaklanıyor. Dolayısıyla seçmen tarafından MHP’nin yerini dolduracağı düşünülen bir parti ortaya çıkarsa (ki hükümetin dış politika alanındaki başarılarını sürdürmesi, özellikle de Kürt sorununu Ortadoğu siyaseti bağlamında çözüme kavuşturabilmesi durumunda bu işlevi yerine getireceğini düşünüyorum), varlığının bir anlamı ve nedeni kalmayacak. MHP’nin yok olmaktan kurtulabilmek ve iktidar alternatifi olabilmek için yeni bir kisve edinmesi (örneğin yeni ve eskisinden daha kuşatıcı, bütün ülke vatandaşlarını, hatta bütün Ortadoğu halklarını kuşatıcı bir milliyetçilik tanımı yapması) gerekiyor. MHP’liler bunu nasıl yaparlar, bilemiyorum. Fakat muhafazakâr milliyetçi düşünür Osman Turan’ın eser ve fikirlerine başvurarak ilk adımı atabilirler.
Türkiye’nin yeni siyasal haritası, “kaynağından bağımsız çoğulcu eğilimler” tarafından belirlenmeye başladı artık. Uzun yıllar hasretini çektiği sosyal politikalardan belli ölçüde tatmin olmaya başlayan ve “sosyal devletin kucağının tadına varan” vatandaşların oy rengini, bundan sonra daha çok özgürlük vaat eden çoğulcu siyasal perspektifler belirleyecek. Bundan dolayı, Türkiye’de siyaset yapmaya soyunan parti ve siyasetçilerin temel anlamda bu noktadan hareket etmeleri ve “özgürlükçü” konumlarına seçmeni ikna ederek bu konuda ona güven vermeleri, kendilerine şu ya da bu şekilde güvenmesini sağlamaları gerekecek. Partiler, seçmeni “özgürlükçülüklerine” ikna edebildikleri ölçüde büyüyecekler.
Sonuç olarak, seçmenin, tercihini belirleme aşamasında çeşitli parametreleri göz önünde bulundurduğuna kuşku yok. Bu parametreler seçmenin dünya görüşüne, siyasal kavrayışına ya da sosyal çevresine göre değişebilir, değişiyor. Fakat temel anlamda bir hareket noktası da var: güven. Seçmenin bir partiye ya da lidere oy verebilmesi için öncelikle o partiye ya da lidere güven duyması, bir partinin iktidar olabilmesi için de seçmenin büyük çoğunluğunun güvenini kazanmaya dönük bir siyasal söylem benimsemesi gerekiyor. Eskiden olduğu gibi siyasal konjonktürün sert rüzgarları ile iktidar olma dönemleri geride kaldı çünkü. 12 Haziran seçimlerinin bu açıdan önemli olduğunu düşünüyorum. Türkiyeli seçmen, AK Partinin ürettiği sosyal ve siyasal perspektife güven duyduğu için bu partiyi üçüncü kez ülkeyi yönetmekle görevlendirdi. Diğer partiler, temel problemleri olan bu güven sorununu aşamadıkları takdirde, Türkiye’nin siyasal haritası uzun süre bu şekilde kalmaya devam edecek.
formalite seçim
"maşallah kelime haznesi de çok geniş"
bakış açısı gayet güzel ve hoş