













Siyasette muhalefetin rolü iktidarın rolünden daha önemlidir. Çünkü muhâlefetin temel dayanak noktası eleştiridir. Eleştiri ise gelişmenin temel dinamiği, teorinin pratik noktasındaki yanlışlanabilirliğinin, dolayısıyla yanlış olanın düzeltilmesinin biricik güvencesidir. Eleştirinin olmadığı yerde iktidarın girişimlerinin muktedirler tarafından “nihâi iyi” olarak görülmesi ve gösterilmesi tehlikesi vardır. Bu tehlike ise, tarihte görülen sayısız örneğinden de anlaşıldığı gibi totaliter bir iktidarın temel çıkış noktası olma potansiyeline sahiptir.
Türkiye’nin hâlihazırdaki siyaset sahnesi de aynı tehlike ile kuşatılmış durumda olup, Türk siyaseti aynı illet ile malûldür. İktidarın girişimlerini denetleme ve muktedirleri eleştirme görevi verilen muhâlefet başarısız ve yetersizdir. Muhâlefet partilerinin genel başkanları tarafından yapılan açıklamalar ve muhâlefet edimleri iktidarın temellerini güçlendirmekte, Türkiye, yeniden bir tek partili siyasi yönetim anlayışına doğru sürüklenmektedir. Muhâlefet partileri yerel, bölgesel ve ideolojik muhâlefetin ötesine geçememekte, yaptıkları siyaset ile iktidara talip olmayıp, yalnızca mevcut tabanlarını koruma çabası içinde oldukları izlenimini vermektedirler.
Talibi olmayan iktidar, iktidar partisinin tekeline geçmiş gibidir ve bunun en büyük sorumlusu da kuşkusuz muhâlefet partileridir. İktidar partisi ülkeni dört bir yanına nüfuz etmeye ve bütün vatandaşlara şu ya da bu şekilde ulaşmaya çalışırken, bu şekilde iktidar tutkusunu açık bir biçimde ortaya koyarak “seçmenlere kendini dayatırken” (dayatmak kelimesini nötr bir anlam seti çerçevesinde kullanıyorum, yani seçmeni, kendisini yönetmeye en lâyık olanın kendisi olduğunu iknâ etmeye çalışırken ve bunu da başarırken), muhâlefet partileri “kaleleri olarak gördükleri yerlere” odaklanarak ülkenin diğer bölümlerini dışsallaştırmaktadırlar. “Oy alamayacaklarını düşündükleri yerlere gitmemeyi” tercih eden muhâlefet partilerinin, bu tür bir yaklaşım ile iktidar talibi olduklarını nasıl iddia edebildiklerini anlamak ise çok zordur.
Kendini seçmene tanıtmak, projeler üretmek ve vatandaşı kendisini seçmeye iknâ etmek yerine iktidar partisini yıpratabilme ve hükümet tarafından yapılan her eylemin yanlış olduğunu kendilerine ve halka kanıtlama gibi kısıtlı bir uğraşı yegâne söylemleri hâline getiren muhâlefet partilerinin, bu noktada kendilerini sorgulamaları gerekmektedir. Artık şunu görmelidirler: bizzat kendi seçmenleri tarafından kendilerinden talep edilen meşrû haklar, iktidarın eylemlerini konuşarak sürekli hükümet “reklamı” yapmaktan bir türlü üzerinde düşünmeye ve proje geliştirmeye fırsat bulamadıkları vatandaş talepleri, iktidara gerçekten talip olduğu anlaşılan hükümet tarafından sessiz sedasız seçmene verilmekte, muhâlefet partilerinin fanatik yandaşları bile bu durumu artık görerek iktidara sempati beslemeye başlamıştır. Bu sürecin sonu vahimdir. Çünkü muhâlefetin, yani eleştirici kudretin altı oyulmakta, işin tuhafı, bütün ilgi alanlarını hükümetin bütün icraatlarını kötülemeye ve yanlışlamaya adayan muhâlefet de bu değirmene su taşımaktadır.
Bu yazının amacı iktidar sahiplerini yüceltmek ya da muhâlefet unsurlarını yermek değildir. Temel amaç, yalnızca bir durum tespiti yapmak ve acil önlem çağrısında bulunmaktır. Türkiye önemli bir siyasi krizin içindedir ve muhâlefet, görevini yapmaya başlamadığı takdirde, krizin boyutlarının nereye varacağını tahmin etmeye çalışmak bile ürkütücüdür.
İçinde bulunduğumuz günlerde gündemin en önemli maddesi olarak ortaya çıkan yerel seçimler ve seçimlerden dolayımla ortaya çıkan Kürtçe meselesi, TRT Şeş ile ilgili muhâlefet algılamaları ve kadîm muhâlif CHP’nin tehlikeli “ötekileştirme” söylemi (Sayın Deniz Baykal’ın Çorum mitinginde söylediği ‘Birileri bana meydana gel, meydana gel diyor. İşte geldim, işte meydan, işte Çorum, işte millet. Siz milletin bir parçası değil misiniz? Buraya gelenlerin senin meydanına gelenlerden bir eksiği var mı? Vatan sevgisiyle, millet sevgisiyle geldiler” ifadelerinde somutlaşan mahut söylem), bilmiyorum yetkililer fark etmiyorlar mı, muhâlefet partilerinin sınırlı siyasalarını da tamamıyla etkisizleştirmekten başka bir şeye yaramıyor.
Sonuç olarak denilebilir ki, muhâlefetin yoruma mahal bırakmayacak şekilde iktidarı besleyen ajitatif söylemleri, Türk siyasasının muhâlefet yeteneğini güdükleştirmiş ve kısırlaştırmış durumda… İktidar Anadolu coğrafyasına adım adım nüfuz ederken, bir kısım muhâliflerin İç Anadolu’nun doğusuna, bir kısmının da batısına (hem söylem hem de siyaset olarak) geçemiyor / geçmiyor olması, ne tür bir tehlike ile karşı karşıya olduğumuzun en açık göstergesi değil de nedir? Görünen o ki, siyasi faâliyetlerin doğrulanabilir ya da yanlışlanabilir olma özelliği kaybolmuştur ve bu durumda, Türk siyasasının, rastlantısallığın ürkütücü girdabına sürüklenmekte olduğunu görmemek için kör olmak lazımdır.
