II. Dünya Savaşı’ndan sonra dünya ABD ile SSCB’nin başını çektiği iki kutuplu bir sistem ile karşılaştı.
Tabii siyasal, sosyal ve ekonomik anlamda…
Görünüşte barış yılları idi fakat gerçekte üretilen silahların satılması ve kullanılması yani alanda görülmesi gerekmekteydi.
Bunu çok iyi bilen büyük devletler bölgesel sorunları ve savaşları her zaman birbirlerine karşı kullandılar…
Bir yandan uluslararası sorunlara çözüm üretmeye çalışırlarken diğer yandan yeni uluslararası sorunlar üretmekte üzerlerine yoktu doğrusu…
Savunma örgütleri kurdular.
Kurulan bu tarz örgütlerle yaşlı Avrupa kendi içine kabuğundan çıkmak istemeyen ABD’yi çekmiş oldu…
Üyelerinin ortak savunması ve toprak bütünlüklerinin korunması gibi genel amaçlar dışında komünist sisteme geçit vermemek amaçlanmaktaydı...
Gerçekte Batı tarih boyunca olduğu gibi saldırganlık ve yayılmacılığına savunma boyutlu bir maske çekmekteydi…
Sistemlerin savaşına sahne olan bir dünya vardı…
Günümüzde Soğuk Savaş zamanlarının derin örgütlenmelerinin nasıl birer birer çözüldüğünü ibretle izlemekteyiz…
Bu açıdan da “Ergenekon”u nasıl okumalıyız kılavuzu gerekmektedir…
Yoksa mesele “sütçüyü beklerken polis gelmesi” ya da “telefonların dinlenmesi” ile “darbe günlükleri”nin ele geçirilmesi değildir…
Yargılananlar arasında bir tane AK partili olmadığını da kimse bilemez ne de olsa oylar gizli verilir açık sayılır…
Ülkemizde kişi ve olaylara her zaman biraz temkinli yaklaşmakta fayda var…
Türkiye’de “Derin Devlet”in hayatımıza girdiği yıllar Osmanlının son zamanları idi…
İttihat ve Terakki, Jön Türkler ile 31 Mart Hadiseleri’nde derin devletin parmağı vardı…
Hatta Samsun’a çıkmasına izin verilen vapurda bile…
Her zaman bu ülkeyi kurtarmaya can atan heyecanını kaybetmemiş kimseler olacaktır…
Dün de vardı bugün de var yarın da olacaktır…
Günümüz siyasetinde hangi uluslararası aktörlerin ne kadar etkin olduğu ve Soğuk Savaş’ın ne kadar bittiği ile yeni tehdit algılamalarının neler olduğu üzerine düşünmemiz gerekir…
Artık sadece ülkemizin jeopolitik durumu arkasına saklanıp kendi dinamiklerimizi harekete geçirmeden uluslararası arenada hiç şansımız olamayacağını anlamak bakalım ne kadar zaman alacak ve nelere mal olacak…
Ak politikalar ne kadar dünya gerçekleri ile uyuşuyor ve ne kadar korumacı ya da müdahaleci…
Monşerlerin Türkiye’nin uluslararası politikalarında köklü değişiklikler olmayacağını belirtmelerine rağmen, Başbakan R.Tayyip Erdoğan’ın Davos’taki tavrına bir de bu açıdan bakmakta fayda var…