













27 Aralık’ta başlayan kanlı vahşetin sona ermesine yönelik bir umut ışığı nihayet doğdu. Fransa Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy’nin girişimleri sonucu İsrail ateşkes önerini kabul etti ve Fransa ile Mısır tarafından hazırlanan ateşkes için görüşmelerin yapılmaya başladığı haberleri gelmeye başladı.
İsrail ateşkesi konuşabileceğini ilan etti ya, 12 günden beri dilini sanki eşek arısı sokmuş olan dünyanın dili çözüldü. Her taraftan bir an önce ateşkes yapılması gerektiğine dair sert beyanatlar süslemeye başladı televizyon ekranlarını ve gazete sayfalarını… İsrail’in hedef aldığı BM okulundaki küçük çocukların ölmüş olmasının bir vahşet olduğu söylenmeye başladı. Sert tepkiler gelmeye başladı birçok ülkeden… İngiltere’de faaliyet gösteren liberal partinin lideri Nick Clegg, İngiltere Başbakan’ı Gordon Brown’ı Gazze saldırılarını açıkça kınamaya çağırmakla kalmadı, Avrupa’nın İsrail’e artık silah satmaması gerektiği bile söyledi.
680 kişinin canına kıyıldı ama… 3 bin Filistinli yaralandı. Evler, mabetler, yollar ve barakalar yerle bir edildi. Küçük çocukların elleri, ayakları koparıldı. Gencecik erkek ve kadınların, hayatlarında bir kez bile sinemaya gitmemiş, sevgilinin elinin tutmamış, Mcdonalds ve Burger King’de hamburger yememiş insanların hayatına son verildi. Canlarına kıyıldı. Tüm bu vahşetin, insanlık dışılığın bedeli ne olacak, tüm bunların vebalini kim üstlenecek?
Ateşkes mi? Nasıl bir ateşkes? 1982 yılında Lübnan’ı işgal ederek 17 bin 500 kişiyi, Sabra Şatilla katliamında bin 700 kişiyi, 1996 ve 2006 yıllarında yine Lübnan'da binerce kişiyi gözünü kırpmadan öldüren, insanların ocaklarını söndüren, henüz doğmamış çocukları annelerinin karnında katleden bu vahşi caninin günahını kim üstlenecek? Her saldırıdan, her katliamdan ve her vahşetten sonra lutfederek ateşkesi kabul eden İsrail, nefret edilesi caniliğini yeniden devam ettirmeyecek mi? Terör devletine kim kefil olacak? İnsanlığa, bu vahşetin müsebbiplerinin artık gemlendiğini kim garanti edecek?
ABD ve İngiltere’nin kan içici çocuğu İsrail’in yapmış ve yapacak olduklarının yanında kâr kalacağını, Kurtuluş Savaşı’ndan önce Batı Anadolu, İç Anadolu ve Marmara bölgelerinde İngiltere’nin koltuklarının altında binlerce insanı katleden, erkeksiz köyleri yakarak buralarda yaşayan binlerce kadını kirleten, küçük çocukların ve hamile kadınların karınlarını kirli süngüleriyle delik deşik eden (Halide Edip Adıvar’ın Türk’ün Ateşle İmtihanı adlı yapıtı, son derece liberal olan bir kalemin Yunan vahşetini resmedişidir) şımarık Yunan ordusunun yaptıklarını kolektif hafızasının bir yerinde güçlü hatırlama dürtüleri ile saklaması tarihine ve atalarına bir vefa borcu olan Türk milletinden daha iyi kimse bilemez. Tüm dostluklarının ve diyalog çabalarının, tarihsel düşmanlıklar ve aşağılık komplekslerinden bir türlü kurtulmayı başaramayanların bir sonraki vahşetine engel olamadığını Kıbrıs örneğinde yaşayan bizlerin, her zaman itidalli ve sağduyulu olmakla birlikte, zulmetmekten ve adaletten şaşma talihsizliğine de sapmadan, bilincimizin uyuşmasına ve uyuşturulmasına engel olarak, Gazze trajedisine en güçlü ve en sert tepkiyi vermemiz gerekirdi.
Büyük medya holdinglerinin gazeteden başka her şey olan gazetelerinde saldırı haberlerinin sürekli Hamas’ı lanetleyerek verilmesi, bazı köşe yazarcıklarımızın ama Hamas da İsrail’e füze atıyor diyerek İsrail’in saldırılarını meşrulaştırma çabası içine girmesi, ter türlü tarihsel zalimliğe maruz kalmasına rağmen zulümden özenle kaçan, sivil halka merhamet etmekten bir an bile vazgeçmemeyi varoluşu gereği kutsal kabul eden (durumun en yakın örneği olarak, Yunan vahşetine rağmen esir alınan Yunanlı generallerin ve subay eşlerinin Mustafa Kemal Atatürk ve askerleri tarafından nasıl insanca ağırlandığı merak edenler biraz tarih okusunlar) bir milletin torunları olan bizlerin vermemesi gereken bir reaksiyondu.
Tüm bunlardan dolayı… Ne Avrupa’nın ne de Amerika’nın, hatta ve hatta Arap dünyasının ateşkes söylemleri bana pek de inandırıcı ve samimi görünmüyor. Bu kadar kötülükten sonra artık kendilerinden utanarak sahneye çıkmak zorunda kalanların kendilerini harekete sevk eden dürtüler unutulmamalı ve Balfour Deklarasyonu ile başlayan bir süreçle İsrail vahşetine çanak tutan ve onu destekleyen Avrupalıların, her zaman İsrail yanlısı olduğu her zaman kolektif zihnin bir köşesinde saklı tutulmalı…
Ve de en önemlisi… Türkiye inisiyatif almalı… Yüzlerce yıl boyunca Ortadoğu bölgesinde barış ve kardeşliğin simgesi olan, XV. Yüzyılda İspanyol zulmünden ve Hitler’den kaçan Yahudilere kucak açan Türkiye, kuru bir ateşkes ile İsrail’i durdurmanın imkânsız olduğunu dünyaya haykırmalı… Bu, onun, ödemek zorunda olduğu tarihsel borcudur.
