













İsrail’in kuruluşundan beri her zaman iyi olan Türkiye-İsrail ilişkileri, şaşırtıcı bir biçimde kötüleşmeye yönelik bir farklılaşma süreci yaşıyor. Uzun yıllar boyunca iki devlet arasında yapılan sayısız askeri ve siyasi anlaşmalar, silah ticareti ve dostluk gösterileri, bakanların şaşkınlığa kapıldığı bir “düşmancalaşma”ya doğru evriliyor.
Peki neden? Yıllardır can ciğer kuzu sarması olan, birbirlerinin uluslar arası hassasiyetlerini her koşulda gözeten ve birbirlerini incitmemeye çalışan Türkiye ile İsrail’in aralarının bozulmasının nedeni ne olabilir? Neden eski yakınlık sürdürülmüyor da, taraflar, sürekli birbirlerinin üzerine giden, ateşe körükle yaklaşan tavırlar sergiliyorlar?
Aslına bakılırsa, İsrail’in, ilişkilerin olumsuz gidişatındaki payı, Türkiye’ye göre pek fazla değil. Yani ilişkilerin kötüleşmesi ve bu durumun, İsrail’in yoğun çabalarına rağmen, düzelmek bir yana daha da kötüye gitmesinin nedeni, Türkiye’nin İsrail politikasındaki değişikliktir. Bu bağlamda, soru şu şekilde sorulmalıdır: Türkiye’nin İsrail’e yönelik sevgi dolu tutumunun değişmekte olmasının nedeni nedir?
Yukarıdaki soruların işaret ettiği o tek soruya, Türkiye’yi değiştiren şeyin ne olduğu sorusuna şu şekilde cevap verilebilir: Daha önce sürdürülen çekingen ve “bana dokunmayan bin yıl yaşasın”cı dış politikasını değiştiren Türkiye, artık İsrail ile olan ilişkilerinin kötüleşmesi durumunda “başına gelecek olan şeylerden” duyduğu o ölümcül kaygıyı artık duymuyor.
Uluslar arası ilişkilerde dostluk, kardeşlik ve arkadaşlık gibi unsurların hiç olmadığı ya da çok az olduğu cümlenin malumudur. Bu bağlamda, devletlerin birbirleri ile olan ilişkileri, “çıkarlar çatışana ve ötekinden duyulan kaygı ve korku kaybolana” kadar sürer. Dolayısıyla, Türkiye’nin İsrail politikasında meydana gelen değişikliği bu pencereden okumak gereklidir.
Türkiye kamuoyunun, özellikle geleneksel anlamda muhafazakâr olan çok önemli bir bölümünün İsrail’e duyduğu antipati [yalnızca muhafazakâr çevrelerde değil tabi, çok daha geniş bir halk ölçeğinde] bilinen bir şeydir. Öte yandan Filistin’e duyulan sempati ve “her olumsuzluğu siyonizme bağlama” şeklindeki kadim alışkanlığın, iki devlet arasındaki iyi ilişkiler sırasında bile, halkın İsrail’e bir tür korkuyla karışık güvensizlikle bakmasına neden olduğunu, hatta kökleri çok daha eskilere dayanan, Müslüman-Yahudi “zıtlığının” hiçbir zaman tam anlamıyla unutulmadığını, öyle ki, muhafazakâr çevrelerde yoğun biçimde kullanılmaya devam edilegeldiğini biliyoruz.
Bu öncül üzerinden hareketle, halkın “taban,” idarecilerin ise “tavan” olarak düşünüldüğü bir formülasyonla, denilebilir ki, Türkiye’nin tabanı, tavanın ilişkileri yakın tutma çabası içinde olduğu dönemlerde bile, İsrail’e yönelik kuşku ve korkuyu aklının bir köşesinde aktif tutmaktan hiçbir zaman vazgeçmemiştir.
Genel anlamda, taban ile tavan arasındaki “eksik uyum”dan dolayı, İsrail’e bakış “total bir olumsuzluk ya da total bir sempati” şekline dönüşmemiştir. Son birkaç yıldır istikrarlı bir biçimde ve başarıyla sürdürülen kucaklayıcı Türk dış politikası, Türkiye’nin, birkaç yıl öncesine kadar kanlı-bıçaklı olduğu komşularıyla yakınlaşmasını sağlayınca da, “eksik uyum, eksiksiz uyuma” dönüşmeye başlamıştır. Türkiye’nin, İsrail ile pek yakın olmayan diğer komşuları ile kurduğu yakın ilişkiler, doğal olarak, İsrail’in öfkesini ve kıskançlığını harekete geçirmiş, bu durumda oluşan gerilim, Türkiye’ye, İsrail’in bölgede sürdürmeye ısrarla devam ettiği insanlık dışı faaliyetlerine daha sert ve korkusuz tepki verebilme imkânı sağlamıştır. Türkiye, artık İsrail’e ihtiyacı olmadığına karar vermiş, dolayısıyla, “İsrail ile kötü olunca başına gelecek olan şeylerden duyduğu kaygıdan” kurtulmuştur.
Davos ile hatta daha öncesinde Halid Meşal’in Türkiye’ye davet edilmesiyle başlayan gerilim, İsrail’in yeni kabinesinin önemli bir oranda ırkçı isimlerden oluşması ve kısa süre önce yaşanan ortak harekât krizi ile doruk noktasına ulaşmış, karşılıklı olarak yapılan sert açıklamalar ve kışkırtmalarla bugünkü durumuna gelmiştir. Bundan sonraki sürecin ne getireceğini zaman gösterecekse de, ayrışmanın süreceğini düşünmek için elimizde nedenler var.
Sonuç olarak denilebilir ki, uzun yıllar boyunca iyi ilişkiler kurma çabası içinde olan Türkiye ile İsrail’in “yüksek milli çıkarları” artık çatışmaya başlamıştır ve bu durum, Türkiye’nin daha da bağımsız, güçlü ve kendine güvenen bir pozisyona sahip olduğuna inandığını göstermektedir.
