













Gün geçmesin ki bir gün bir yerlerde biri cinnet geçirmesin, hayat bir insanın zoruna gitmeye başladı mı, bir şeyler istediği gibi gitmedi mi hooop depresyona giriveriyor, sonrada hayatını inceldiği yerden koparıyor kişi.
“İntihar çaresizlikle cesaretin birleştiği ince çizgidedir” diye okumuştum bir yerlerde. O ince çizgiyle vakti zamanında tanışmıştık,
O anda hayat insana öyle korkunç gelir ki, öyle korkar ki hayattan, yaşamaktan, yaşayamamaktan, yalnız kalmaktan hatta ağlamaktan, isyan etmekten bile korkar insan. Elindeki bütün kartları oynadığını sanır, kumarda kaybetmek gibi bir şey değildir hayatta kaybetmek. Yalnızdır o an kişi, kalabalık içinde yapayalnız. Çocuklarının, en sevdiklerinin yanında bile yalnız, sevdiklerinin gözüne bakar, kendi hatalarını görür sevdiklerinin bakışlarındaki acıda. Yanlış yaptım ve yanlışlarımın bedelini ödemeliyim diye düşünür nefret eder kendinden
Ölmeye, bu saçma sapan dünyadan çekip gitmeye karar verir. Fakat son dakika pişmanlığı vardır her an için, o dakikada bir ışık yanar belli belirsiz bir yerlerden, kimi görür o ışığı vazgeçer, hayata geri dönüp sımsıkı tutunur, tıpkı benim yaptığım gibi. Kimide öle kör olmuştur ki acılarından göremez o ışığı, görse bile yine aldatıcı ışık diye inanmaz, göre, göre atlar ölümün kucağına. Tıpkı iki çocuğuyla beraber Porsuk’un sularına atlayan genç anne Dilek ÖZER gibi. Ama kişi ölmeye karar verildiğinde hangi durum, hangi hayattan kopma noktası, hangi depresyon kendinle beraber küçücük çocuklarını da öldürmeyi gerektirir ki.
Birkaç gün önce Eskişehir’de genç bir kadın intihar etti, sık, sık önünden geçtiğim Porsuk’un karanlık sularına attı kendini, kendisinden önce iki çocuğunu. Önce daha beş aylık bir bebek olan Nisan’ı, sonrada 5 yaşındaki Ayşan’ı.
Beş yaşındaki Ayşan ölmeden önce yalvardı annesine “Ölmek istemiyorum” diye. Ama genç anne dinlemedi, belki de küçük kızlarının büyüyüp kendi çektiği acıları çekmemelerini istedi, annesiz yaşamamalarını, zaten acımasız olan bu dünyada annesiz, korumasız yaşamalarını istemedi. Kimseye emanet edemediği yavrularını yanına aldı genç anne.
Ölmeden önce mektuplar, şiirler yazdı hayata. İsyanlarını, döktü kâğıtlara, kendine olan nefretini kustu ve veda etti belki de hiç tadını çıkaramayarak yaşadığı hayata
“Hayat, içime sinebildiğincesin bu gece. Geldiğinde al götür. Olur ya yarınlara bensiz gidebilirsin ve umarım yokluğum varlığımdan acı vermez. Sana doğru duydun gideceğim bu sokaklar, bu ağaçlar, bu hasret dolu umuda emanet. Bir ben daha gelmeyecek usulca çekileceğim. Yaşanan mazi bende kalacak. Hadi sil de gözyaşlarını bilirim umursamazsın bile.Şimdi benden başka her şey güzel bu dünyada. Elveda Hayat. ” dedi.
Hiç yaşayamadığı hayatını umutlarını, gülüşlerini yine hayata emanet etti.
Zamanında umutları vardı belki, birer, birer sönüp gittiler, tıpkı hayatlarına daha gözlerini açamayan küçük kızları gibi. Tıpkı gökyüzünün mavisini, güneşin parlaklığını, bir bebeğin gülmesini, hayatın acımasızlığını bilemeyen küçük Ayşan ve Nisan gibi sönüp gitti umutları. Tutunacak dal bulamadı etrafında belki de genç kadın.
Şimdi O’nu düşünüyorum, kötüdür acı çekmek, kötüdür hayattan elini, eteğini çekmek, kötüdür hata yaptığını ve hala hata yapmaya devam ettiğini bilmek. Ama ne olursa olsun o son dakikada beliriveren belli belirsiz ışık çok güzeldir, o ışığı görüp ona sarılmak mutlu eder insanı. Sonra hep dua eder insan iyi ki o ışığı görüp, o ışığa sarılmışım diye.
Hayattan tüm umudunu kesenlerin, tüm hayatını inceldiği yerden koparmaya çalışanların o ışığı görmesi, o ışığa, hayata sımsıkı sarılması dileğiyle.
Hayat güzel ve gerçekten yaşanılası, her şeye rağmen….
