













Türkiye’nin Amerikan yörüngesinden çıktığına yönelik düşünce pek yeni olmasa da, (Mesela eskiden Zaman’da, şimdi ise Yenişafak’ta yazan gazeteci Tamer Korkmaz yıllardır bu düşünceyi dillendirir durur.) bu düşünce, geçtiğimiz günlerde ilk defa konunun otoritesi sayılabilecek bir isim tarafından dile getirildi: Graham Fuller. Fuller, CIA’in (Merkezi Haber Alma Teşkilatı) en etkin üst düzey yöneticilerinden biri olmasının yanında, vakti zamanında CIA’in Türkiye direktörlüğünü de yapmış bir isim… Bundan dolayı da söylediği şeyler yabana atılacak cinsten olmayıp önemsenerek incelenmesi gereken şeyler.
Washington’da faaliyet gösteren bir düşünce kuruluşu olan Jamestown’da düzenlenen Gürcistan’dan Sonra Türkiye ve Kafkasya konulu bir konferansta konuşan bağımsız yazar, analist ve Vancouver’de bulunan Simon Fraser Üniversitesi’nde İslam dünyası ilişkileri tarih profesörü Graham Fuller, CIA’in Türkiye direktörlüğünün yanında, aynı kurumun Yakındoğu ve Güney Asya bölgelerindeki faaliyetlerinde faaliyetlerde bulundu. Ulusal İstihbarat Konseyi’nin başkan yardımcılığını yaptı ve emekli olduktan sonra da son derece etkin bir statüsü olan düşünce kuruluşu Rand Corporation’da siyaset bilimcisi olarak çalıştı.
Yukarıda verilen bilgilerde de görüldüğü gibi son derece başarılı bir kariyere sahip olan Fuller, biz hep başkalarını analiz ediyoruz, ama kendi yaptıklarımızın analiz edilmesini gereksiz görüyoruz. Bunun mutlaka eleştirel olması gerekmiyor. Ancak bir aktör olarak ABD'nin rolünün de analizini yapmalıyız, diyerek Amerika’nın dış politikasını eleştiri konusu yaptığı konuşmasında Türkiye ile ilgili olarak son derece ilgimizi çekecek şeyler söyledi. Türkiye’nin artık, eskisine oranla çok daha bağımsız bir düşünceye sahip olduğunu belirterek, Türkiye’nin yüzyıllar sonra ilk defa bölgesel bir güç haline geldiğini ve samimiyetle artık Amerika’nın müttefiki olmadığını ileri sürdü. Fuller’ın söylediği bu alışılmadık şey, ne kadar doğrudur ne kadar yanlıştır, zamanla ortaya çıkacak. Ancak son derece ilgimizi çeken bu müttefiklikten çıkma durumu şimdiden Türk medyası tarafından yoğun bir şekilde tartışılmaya başladı.
Bu cazibeli düşünce, daha önce de bazı yazarlarımız ve aydınlarımız tarafından dillendirildi. Ancak Amerika’ya göbekten bağlı olduğumuza Allah’a inanır gibi inanan kamuoyumuz tarafından komplo teorisi olarak algılandığı için ciddi bir şekilde inceleme konusu haline getirilmedi ve kim vurduya gitti. Bundan dolayı, kendi adıma, daha önce önemsemediğimiz bu konuyu tabu olmaktan çıkardığını düşündüğüm Fuller’ın açıklamalarının önemsenmesi gerektiği kanaatindeyim. Bu açıdan, kamuoyumuzun, Fuller’ın açıklamalarına gösterdiği yoğun ilgiyi yerinde buluyor ve önemsiyorum.
Fuller’ın konuşmasından benim en çok dikkatimi çeken şey, Türkiye ile Amerika’nın işbirliği içinde olduğu, ancak bu durumun, iki ülke arasında bir ittifak olduğu anlamına gelmeyeceği şeklindeki düşünceydi. Fuller işbirliği ile ittifak kavramları arasında bir ayırıma gidiyor ve kimle müttefik, kime karşı ve ne için müttefik sorularını sorarak tezine mantıklı bir altyapı yaratıyordu. Türkiye ile Amerika’nın dış politikalarının birbirlerine uymadığının altını önemle çiziyor ve Türkiye; Suriye, İran ve radikal İslamcı gruplarla çalışmak istiyor. Açılım yaratmak, İran'ı dünyaya getirmek, dünyanın o bölümüyle müzakerede bulunmak istiyor, diyerek ABD’nin bu konulardaki izolasyon politikasına gönderme yapıyordu. Türkiye’nin son yıllardaki komşularla iyi geçinme politikasını da söz konusu ederek, Amerika ile Türkiye’nin birbirine taban tabana zıt dış politikalar izlemekte olduğunu gösterdikten sonra ekliyordu: Türkiye artık Amerika’nın müttefiki değil.
(Graham Fuller’ın ezber bozan yaklaşımlarını okuduğum zaman, itiraf etmeliyim ki, heyecana kapıldım. E, kolay değil tabi, yıllarca ABD’nin uydusu olduğumuza yönelik düşüncelerle zehirlendikten sonra yetkili bir ağızdan artık durumun değiştiği yönündeki düşünceler duymak ve ikna edici kanıtlar kümesi ile ikna edilmek isteğine sürüklenmek. İnsan yabancı olduğu şeyler duyunca inanmakta zorluk çekiyor.)
Peki, gerçekten öyle midir? Gerçekten de Türkiye ABD’nin yörüngesinden çıkmış mıdır? Yarım yüzyıldır kemiklerini sıkan bu çelik mengeneden kurtulmuş mudur? Gerçekten de ABD ile olan tarihsel ittifakını sona erdirerek karşılıklı çıkar ilişkisine dayalı daimi olmayan işbirliği kurma noktasında mıdır?
Tüm bu soruların cevapları elbette zamanla çok daha net bir şekilde ortaya çıkacak. Türkiye’nin Ermenistan, Yunanistan, Kuzey Irak gibi eski düşmanları ile kurduğu ilişkilerin hangi aşamaya geleceği, ABD’nin, başkan seçimlerinin ardından Ortadoğu politikası ile ilgili bir değişiklik yapıp yapmayacağı, Rusya’nın bölgedeki faaliyetleri ve İran-ABD ilişkileri gibi konulardaki gelişmelere paralel olarak Türk-Amerikan ilişkileri de şekillenecek ve Türkiye’nin bölgede oynadığı rolün önemi olumlu ya da olumsuz bir anlam kazanacak. Bundan dolayı Türkiye’nin bölgesel bir güç olarak artık Amerika ile işbirliği içinde olsa da müttefik olmadığı yönündeki yaklaşıma ihtiyatlı yaklaşmak gerekir. Fakat şu da bir gerçek: Türk dış politikası, eskiden olmadığı kadar rasyonel ve çözümcü bir çizgi üzerinde… ABD tahakkümünden kurtulmak için yoğun bir çaba harcıyor ve yılların zincirlerini bileklerinden sökebilmek için çırpınıyor. Bu şekilde giderse, yani hem Türkiye’de hem de ABD’de yönetsel açıdan çok ciddi ve büyük değişiklikler olmazsa Türkiye bunu başaracak gibi de görünüyor. Tutulan yol bu çünkü, yoldan çıkılmadığı takdirde hedefe ulaşmamak için hiçbir neden yok…
