













Pasifik Öyküleri kitabımda yayınlanan ‘Duvar’ adlı öyküde de üstü kapalı olarak aslında teleolojik kanatıların insan psikolojisindeki izdüşümünü işlemiştim. Adam, almış olduğu bilimsel eğitim sonucu duvarın arkasındaki sesin bir sahibinin olduğu sonucuna varmak ister. Eline kağıdı kalemi alıp, grafikler çizer, rakamları farklı biçimlerde yazar. Amacı, duvarın arkasından gelen sesin gönderdiği mesaja ulaşabilmektir. Bir süre sonra bunda başarılı olduğunu da görür. Ortaya çıkan grafikler duvarın arkasındaki sesin sahibinin çok akıllı bir matematikçi, dahi bir müzikçi olduğunu gösterir. Bütün bunlardan hiçbirşey anlamayan küçük kız ise tek bir şey söyler: O grafikleri sen çizdin, duvarın arkasındaki sesin sahibi olan kurbağa değil! Adam kızı ikna edemez ve bu başarısızlığını kızın eğitimsizliğine verir. Kendisi yapmış olduğu keşfin getirdiği zevk girdabında boğulurken kızı bilgisizlik ve inatçılıkla suçlar.
Hume’un ardından düşünceleri çok eleştirilse de taraftar bulması gecikmemiştir. Darwin, adeta Hume’un düşüncelerini tekrarlıyormuşçasına evrim kuramını ortaya attığında ciddi bir bilimsel tavır takınıyordu. Canlıların bulundukları ortama adapte olabilmeleri ve bu adaptasyon sürecinin yeni nesillere aktarılabileceği düşüncesi dünyanın her yerinde bilim adamlarından çok din adamlarının tepkisini çekti. Oysa bugün, bedence küçük –tek hücreli- ve hızlı çoğalan organizmalarda mutasyon ve onun sonucu olan evrimin gözlendiği açık bir bilimsel gerçek olarak kabul edilir. Bundan elli yıl önce geliştirilen antibiyotiklere direnç gösteremeyen bakterilerin evlatları günümüzde aynı antibiyotiklerden etkilenmemektedirler. Organizmaların büyüklükleri ile evrim sürecinin yavaşlığı arasındaki bağıntıdan Darwin de bahsetmiştir.
Darwin’den kısa bir süre sonra ise bir başka alanda, Fizik’te çok yeni gelişmeler baş gösterdi. Kuantum Mekaniğinde gelinen nokta, Heisenberg Belirsizliği ile ciddi bir sorunun başlangıcı oldu. Atom altı dünyada bir parçacığın hem yerini hem de momentumunu aynı anda belirlemek olanaksızdı. Bu olanaksızlık başta teknik bir sorun olarak görülmüş olsa da zamanla anlaşıldı ki işin kuramsal bir yönü var. Newton mekaniğinde sıkı bir şekilde güvendiğimiz deterministik doğa anlayışı atom altı dünyada geçerli olamıyordu. Parçacığın momentumunu belirlediğimiz zaman yeri ancak olasılıksal olarak belirlenebiliyordu. Bu ise deterministik doğa anlayışına, yani evrendeki düzen varsayımına çok ciddi bir darbe vurdu. Durumu özet için Einstein’ın ‘Tanrı zar atmaz!’ sözünü zikretmekte yarar var. Einstein, koyu bir yahudi olduğu için kabullenmekte zorluk çekiyordu bu durumu. Oysa, Einstein’ın bu tutumuna Bohr’un yanıtı çok daha anlamlı: ‘Tanrı ne yapacağını bize sormaz!’ İyi ama Tanrı içinde düzenin işlemediği bir evreni yaratmış olabilir mi? Eğer yanıt evet ise Tanrı’nın da rasyonel olmayan bir davranış içersinde olduğunu mu söyleyeceğiz? Yoksa, Tanrı insanın anlayamayacağı bir oyun mu oynuyor insanın gözleri önünde? Günümüz fizikçilerinden Hawking durumu şu sözle özetler: ‘Bazen Tanrı zarları öyle bir atar ki, bırakın üste gelen rakamları görmeyi, zarları bulamazsınız bile’
Hume nedensellik ve düzen noktalarından sonra başka noktaları da eleştirir. Örneğin, var olduğu düşünülen Tanrı’nın neden sonsuz güçlü olması gerektiği sorusunu sorar. Terazinin bir kefesinde 10 kg var ise ve öteki kefe daha ağırsa bu durumda öteki kefenin 11 kg, 100 kg ya da 2000 kg olabileceğini düşünebiliriz. Ama bu dengesizlik kesinlikle sonsuz bir ağırlığı gerektirmez. Evren sonlu, içindekiler sonlu olduklarına göre Tanrı neden sonsuz güçlüdür sorusunu sorar. Ardından da teleolojik yöntemlerle varlığı kanıtlanan Tanrı’nın neden mutlak iyi olması gerektiğini sorgular. Uzun süren diyaloglarda bunun için de ciddi bir dayanak bulamaz.
Russell ise nedensellik ile ilgili olarak bir takım eleştirilerde bulunur. Russell, nedenselliğin Tanrı’nın varlığını kanıtlamak için uygun bir araç olmadığını söyler ve bu uygunsuzluğu bir çelişki ile izah eder. Dinbilimciler bu konuda kanıta gerek duydukları zaman soruna ‘Herşeyin bir nedeni vardır’ önermesi ile başlarlar. A’nın nedeni B’dir, B’nin nedeni C’dir.... Bu şekilde zincir uzayıp gider. Dinbilimci en sonunda bu zincirin sonsuza kadar gidemeyeceğini, sonunda nedeni kendisinden olan bir varlığa (vacib-ül vücud) dayanacağını söylerler. Bu biçimde de Tanrı’nın varlığını kanıtladıklarını savunurlar. Oysa, Russell bu çıkarımda ciddi bir çelişki olduğunu savunur. Başlangıçta, herşeyin bir nedeni vardır deyip, ardından da ‘nedeni olmayan’ bir varlığa ulaşıp, işi noktalamak çelişkilidir ve mantıksal olarak yanlıştır. Çünkü, sonuç önermesi, kabul edilen aksiyomla çelişmektedir. Russell’ın bu eleştirisine dinbilimcilerden ciddi bir yanıt henüz gelmiş değildir. Zaten zincirin kırıldığı noktada başka açılımlara da yer vardır. Madem, yüzüp yüzüp en sonunda başlangıçta kabul ettiğin aksiyomu reddedeceksin, neden bunu yolun başında iken yapmıyorsun? Zincirin öteki ucunu evrenin kendisine bağlamak da pekala olanaklıdır. Sonuç olarak bu ikincisi, birinci çıkarımdan daha çok çelişki içermez. Bu ise insanı, evren eşittir Tanrı denklemine götürür ki sonuçta Spinozacı bir panteizme çıkar. Öteki türlü, evren eşittir evren eşitliğine ulaşılır ki bu durumda da maddeciliğe ya da pozitivizme ulaşılır.
http://rizaarican.blogspot.com
- Din felsefesi konusunda kafa yormak ve yazı yazmak eğlenceli bir iş yalnız gördüğüm kadarıyla okurlar için popülerliği pek yok. Bu yüzden bu yazıları daha akademik ortamlara saklayıp, günlük yaşamın tantanasından sözeden yazılara yöneleceğim sonraki sayılarda. Yazıları dikkatle takip edenler olduysa affetsinler...
