













İslâm Peygamberi’nin 632 yılında vefât etmesinin ardından ortaya çıkan siyâsî anlaşmazlıkların tetiklediği dinsel ayrışmalar, özellikle üçüncü halife Hz. Osman’ın hunharca katledilmesinden sonra ortaya çıkan Şiî-Sünnî kutuplaşması ile birlikte din-kuramsal argümanlardan beslenen mezheplere dönüştü. Bu mezhepler zamanla “kendilerinin dışında olan”’dan da etkilenerek birbirleri ile benzerlikleri olan ya da olmayan onlarca hizbe bölündüler. İslâm devletinin yayılma alanı ve hitap ettiği halk kitleleri genişledikçe, hizipleşmeler çeşitlendi. Bu süreç yüzlerce yıl boyunca devam etti ve İslâm tarihi onlarca, belki de yüzlerce mezhebe / tarîkata tanıklık etti.
İslâm tarihi boyunca ortaya çıkan bu mezhepler, temelde iki hayatî dayanak üzerinde yükseliyordu: Şiîlik ve Sünnîlik… Şiî Müslümanlar, “Hz. Ali ile onun soyundan gelen imamlara haksızlık yapıldığı, asıl halife olması gerekenin onlar olduğu” temel dogmasını benimserken, Sünnîler ise Hz. Ali’yi çok sevmek ve yüceltmekle birlikte, ondan önce halife olanların da en az onun kadar değerli Peygamber dostları olduğuna inanmaktaydılar. Bu bağlamda, Şiîler ve çeşitli Şîa ekollerini benimseyen unsurlar öğretilerinin temeline Hz. Ali’yi koyarken, Sünnî tarîkatların üyeleri ise tasavvûfî algılamalarını Peygamber’in en yakın dostu ve kayınpederi Hz. Ebûbekir’e dayandırmaktaydılar.
Anarşist Dervişler
İslâm tarihinde genel olarak siyâsî otorite Sünnî Müslümanların tekelinde olduğu için, Şîa’nın varyasyonlarına mensup dervişler, elini-eteğini dünyadan çekerek kinik bir yaşam biçimini içselleştirmiş olan bu kutsal insanlar, Hz. Ali’nin halifeliğini gasp ederek “Allah’ın indirdikleri ile hükmetmediğini” düşündükleri Sünnî otoriteyi tanımama konusunda ısrarcıydılar.
Anarşist dervişler, zaman zaman resmî otoritenin tâkibâtına maruz kaldıkları için, kendi yaşam biçimlerini yaratmışlardı. Giyim-kuşam biçimlerinden yeme-içme kültürlerine kadar orta yolcu ortodoks Sünnî düşünüşten farklı bir şekilde radikal heterodoks öğretilerin bayraktârlığını yapmaktaydılar. Bazı modern tarihçiler tarafından kendilerine “anarşist dervişler” denilmesinin nedeni, “yaygın olan ile aralarına mesâfe koyma” eğilimleri olan bu dervişler, özellikle modern tarihçiler tarafından ilgi çekici ve heyecan verici bir araştırma konusu olmuşlardır.
Anarşist dervişler ile ilgili olarak yapılan son araştırmalardan birisi de “Tanrı’nın Kuraltanımaz Kulları, İslâm Dünyasında Derviş Toplulukları” isimli çalışmadır. Washington Üniversitesi Tarih ve Din Bilimleri İncelemeleri Bölümü’nde öğretim üyesi olan Ahmet T. Karamustafa’nın imzasını taşıyan yapıt, İslâm tarihi boyunca ortaya çıkan heterodoks derviş gruplarının, klasik “halk dini” kavramına indirgenemeyeceği tezini işlemekte, bu tür yapılanmaları açıklamak için üretilen “gayrî İslâmî kalıntılar” teorisinin sorgulanması gerektiğine odaklanmaktadır. Karamustafa’nın, 1200–1550 yılları arasında İslam dünyasında ortaya çıkan heterodoks inanışlı dervişlerin yaşayış şekillerini, dünya görüşlerini ve “toplumsal sapmalarını” işleyen eseri, “pilot örneklerle,” oldukça karmaşık bir olguyu anlaşılır kılarken, “sapkın dervişliğin” köklerinin İslâm dininin ve Müslüman dünyanın dışında değil, içinde aranması gerektiği gibi “farklı” bir bakış açısı sunarak benzerlerinden ayrılıyor.
Klasik olanın dışına çıkma cesaretinin önemli kıldığı yapıt, “Giriş” ve “Sonuç” bölümleri ile birlikte 8 bölümden oluşuyor. Bölüm başlıkları şöyle: “Toplumsal Sapkınlık Yoluyla Zâhidlik,” “Toplumun Yadsınması, Sapkın Bireycilik ve Tasavvuf,” “Usta Zâhidler,” “Derviş Gruplarının Açılıp Serpilmeleri, 1200–1500,” “Osmanlı İmparatorluğu’nda Derviş Grupları, 1450–1550” ve “Son Orta Dönemde Zâhidlik”… Ayrıca yapıtın 9–10. sayfalarında bir “Teşekkür,” 121–123. sayfalarda “Kısaltmalar,” 125–140. sayfalarda “Kaynakça” ve 141–145. sayfalarda “Dizin” vardır. İlk baskısı Mayıs 2007’de, ikinci baskısı Ocak 2008’de İstanbul’da yapılan eser, Türkçeye, deneyimli çevirmen Ruşen Sezer tarafından aktarılmıştır.
Başkaldırı Kültürü
Karamustafa, ufuk açıcı eserinde Kalenderîler ile Haydârîler gibi birtakım örneklemler üzerinden hareketle dervişlerin içselleştirdiği başkaldırı kültürünün kökenlerine ulaşma çabası gösteriyor. Yalnız yaşama, dilenme, evlenmeme, marjinal giysiler giyinme (ya da giyinmeme, yarı-çıplak olarak yaşama) gibi halk tarafından hoşgörü ile karşılanmayan ve “sapkın” bulunan âdetlerinden, yeme-içme ve ibâdet etme biçimlerinden hareket ederek düşünce yapılarını ve zihniyetlerini anlamaya ve anlatmaya girişiyor. Sözü edilen tarikatların ve daha başkalarının kurucu pirlerinden biyografik bilgiler aktarıyor ve projektörünü, bu derviş gruplarının tarihsel gelişimi üzerine çeviriyor.
Son tahlilde şunları söylemek mümkündür: Karamustafa’nın eseri, Türk halk kültürünün ve entelektüel algılamalarının teolojik-tarihsel kökenlerine inmek ve kolektif hafızamızın evrimini anlamak isteyenler için önemli bir rehber olabilir.
Anarşizm bu günlerde gereklidir