Yazı Boyutu : Yazıyı Küçült Yazıyı Büyüt
Mustafa Alican
alicanmustafa@gmail.com
Şikenin ontolojisi
11 Temmuz 2011 Pazartesi 16:15

Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım’ın tutuklanması ile sonuçlanan ve anlaşıldığı kadarıyla bu sonuçla da kalmayacak olan “futbolumuzda şike skandalı,” yemin krizi ve anayasa çalışmaları gibi “önemsiz” meseleleri geride bırakarak gündemimizin başköşesine oturdu.

İnsanın tekil bir birim olarak sosyalleşme imkânı elde edebilme ihtimalini barındıran bütün mecralarda bu konu konuşuluyor, tartışıyor, analiz ediliyor ve söz sahiplerinin meşreplerine göre değerlendiriliyor.

Operasyonun Trabzon’dan yürütülmekte olduğunu ileri süren “spor yazarları”ndan tutun da, mevzunun mahiyetine henüz vâkıf olmadan “amelleri niyetlere göre” değerlendirerek onca siyasal krize rağmen on kişinin bile yürümediği sokaklarda “en büyük başkan bizim başkan” diye bağırarak olay çıkaran “FB vatandaşlarına” kadar çeşit çeşit görüş sahipleri var memleket sokaklarında.

Kimisi de meseleyi ahlâki açıdan irdeliyor.

“Bu benim takımım bile olsa, en küçük bir şikeye karışan herhangi bir takım kümeden düşürülmeli” diye ses yükselten “katı ahlakçı” yorumcular bunlar. Haksızlık, adaletsizlik ve haksız kazancın “Türk futboluna” yakışmadığını düşünüyorlar.

Şikenin kötü “bir şey” olduğu, şikeye başvuranın cezalandırılması gerektiği, bir metot olarak şikenin illegal bir yönelime işaret ettiği gibi çok temel, rasyonel görünümlü analizler, sanıyorum çok daha temel bir noktayı göz ardı ediyorlar: “şikenin ontolojisini.”

Yukarıda sözünü etmiş olduğum, şike iddiaları karşısında yapılan yorumların ve gösterilen reflekslerin ortak bir noktası var: şikeyi, örneğin futbolun ülkemizdeki kurulma, organize olma, kavranma, anlaşılma ve en nihayetinde görülme biçiminin (bizâtihi futbolun kendisinin değil elbette) dışında hârici bir unsur olarak görmek. Bu iyi, çok iyi niyetli bir yaklaşım.  

Bu yaklaşımı benimsemiş olanlara göre, ortada “futbol diye adlandırılan” muayyen, gelişimini tamamlamış, hatta tekemmül etmiş blok ve sistematik bir yapı var. Bu yapı kendi içerisinde bir işleme biçimine sahip. Sözü edilen işleyişin dışındaki bir unsur olarak şike, sisteme dönük tehdit içeriyor. Sisteme sızmaya çalışan habis bir virüs. Dolayısıyla da engellenmeli.

Gel gelelim, ben bu noktanın temel anlamda bir sorun içerdiğini, son derece ahlâki ve rasyonel görünümlü bir yaklaşım ile şikenin “sistemik yapısı”nın (futbol içerisindeki konumunun) göz ardı edildiğini düşünüyorum. Şike, son birkaç ay içerisinde Türk futbolunun içerisine sızarak düşman bir virüs edasıyla onu kemirmiş ve bir yandan spor kulüplerinin yöneticilerini, bir taraftan da futbolcuları zehirleyen bir şey değil. Şikenin temelleri, futbol sistemimizin temellerinde yatıyor. Ortada yapısal bir sorun var, ilineksel değil. Dolayısıyla sorunun çözümü için de “ilinek” olduğu düşünülen “şike”nin icracılarının cezalandırılması yeterli olmayacak.

Spor (futbol da dâhil buna), “insanın beden ve ruh terbiyesi” olarak anlamını yitireli, her yıl trilyonlarca doların döndüğü devasa bir endüstriyel sahaya dönüşeli, kara para baronlarının servetlerini meşrulaştırdıkları bir tür yunma aygıtı haline geleli ve vakti zamanında ahlâki bir tarafı da olmasına rağmen uğrunda bütün ahlâki kaygılar askıya alınalı beri, “şikeli bir şey” aslında.

Bir futbol müsabakasının, sportif anlamı bir kenara bırakılarak “iki takım arasındaki” kıran kırana savaş olarak görüldüğü, oyuncu transferleri için bin bir türlü hile hurdanın yapıldığı, rakip takımla anlaşmak üzere olan bir oyuncunun “şu ya da bu şekilde” ikna edilerek “ekibe dâhil edildiği” ve sporun salt ticari bir etkinlik ya da bir tür savaş olarak algılandığı için tüm bu faaliyetlerde “savaşı hileyle kazanmak meşrudur” kuralına uygun olarak herhangi bir sorun görülmemesini, şike denen olguyu da barındıran yapının bileşenleri olarak görebiliriz.

Dünyada ve Türkiye’de futbol, uzun zaman önce sahip olduğunu “kendiliği” yitirdi zaten. Maçlar kendi başlarına muayyen bir anlam ifade etmiyor. “Kazandırdıkları” şeylerle, kazandırdıkları şeyler de “para” ile ölçülüyor. “Spor ile para arasında” kurulmuş olan bu doğrudan ilişki, “iddaa” gibi şans oyunları, reklam gelirleri ya da müsabakaların naklen yayın hakları gibi farklı aygıtlar ile gün geçtikçe daha da kopmaz hale geliyor ve spor müsabakaları kazananın ve kaybedenin olduğu, kazanmanın mahiyeti hakkında pek soru sorulmadığı hileli kumar oyunlarına dönüşüyor. “Kazan da nasıl kazanırsan kazan” kuralı geçerli olmaya başlıyor.

Spor ile para arasında sözünü ettiğimiz türden bir ilişki kurulduğu zaman, hâliyle kazanan ve kaybeden sınıflar çıkıyor ortaya. Başarı para ile eşitlenmiş olduğu için, kazanan olmak elde edilen paraya, yaratılan imkânlara göre ölçülüyor. Bu bağlamda, müsabakayı kazansa da kaybetse de herhangi bir kazancı olmayacak olan bir sporcu, kendisini başarılı (bir diğer ifadeyle kazançlı) kılacak herhangi bir etkinliği, haklı olarak “kurallardan sapma” olarak görmüyor.

Sonuç olarak denilebilir ki, “şike” olarak nitelenen ve eskinden beri “yapabilmeyi becerenler tarafından” yapılmakta olduğu herkes tarafından bilinen etkinlikler, öyle bir yasa çıkararak haksız kazanç elde edenleri tutuklayarak üstesinden gelinebilecek şeyler değil. Bu etkinlikler, futbol (konumuz futbol olduğu için futbol diyelim) olgusunun ve bu olgunun sahip olduğu bütün sosyal, siyasal ve ekonomik uzantıların oluşturduğu yapının (şikenin de bu yapının bir parçası olduğunu söylemiştik) doğal sonuçları. Şikecileri cezalandırmadan önce yapılması gereken daha önemli bir şey var: Sistemi yeniden ve bu sefer daha “sportif” bir zemin üzerine kurmak.       

Yorum Ekle
Arkadaşına Gönder
Yazdır
KÖŞE YAZISI YORUMLARI
Bu içeriğe kayıtlı yorum bulunamadı...
Bu içeriğe ait yorum yok. İlk ekleyen siz olmak ister misiniz?
YAZARIN DİĞER YAZILARI
ANKET
Okul Sütü Projesini Doğru Buluyor musunuz?
Okul Sütü Projesini Doğru Buluyor musunuz? anketi
Oylamaya Katıl »
» RSS
| Copyright © 2008 haberajans.com

Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Yazılım & Tasarım & Teknik Destek : Mahmut ÖZDEMİR