













“Sevgi” veya “aşk”, her iki kelimenin kökeninde paylaşmak vardır.
Sevgi, insanı var eden nedenlerin başında gelmektedir.
İnsanlık tarihi boyunca evrimleşme çabalarının başında “Aşk, Sevgi” geliyor.
Daha doğrusu şöyle de algılanabilir; doğanın kanunu olarak sevginin gelişme nedeni olduğunu ve canlıların bir neden için mücadele ettiğini görebiliriz.
İki neden, yaşam nedeni olabiliyor.
Bunlardan bir tanesi, paylaşmadan yaşamak, yani bireysel yaklaşım, ben merkezli sevgi olduğu kanısında olmak.
Diğeri; paylaşarak yaşamak, yani yaşama nedeninin ön plana çıktığı ve insanı mutlu ettiği gerçeği vardır.
İnsan ve doğanın paylaşmadan yana mücadele vererek geliştiğini çok net bir şekilde kanıtları ile görebiliriz.
Diğer bir anlatımla, bireysel mücadelenin kökeninde sevginin olmadığını görebiliriz.
“Sevgi, Aşk” benim için anlamı paylaşmak…
‘Paylaşmak’ sevginin özlemi, nedeni, heyecanıdır.
Aşk veya sevgi, insanın karşı tarafa duyduğu heyecan, mutluluk, umutlanmasıdır.
Nazım’ın yıllardır hiç aklımdan çıkmayan dizelerinde, sevdiğine özlemini nasıl yansıttığını çok net bir şekilde görebiliriz:
''Kitap okurum:
içinde sen varsın,
şarkı dinlerim:
içinde sen.
Oturdum ekmeğimi yerim:
karşımda sen oturursun,
çalışırım:
karşımda sen.
Sen ki, her yerde "hâzırı nâzır"ımsın,
konuşamayız seninle,
duyamayız sesini birbirimizin:
sen benim sekiz yıldır dul karımsın...''
Nazım’ın dizelerinden insanın sadece sevgiyi paylaşarak nasıl yaşadığını değil, aynı zamanda aşkın insana verdiği hazzı da öğrenebiliyoruz.
Sevginin kendisini nasıl dünya felsefesiyle birleştirdiğini ve mücadelesine yansıttığını görürüz.
Evet aşk, insanın mücadele nedenidir.
İnsan her şeye aşık olabilir; Doğaya, insana, karşı cinse, ailesine vs. aklımıza gelebilecek yaşama dair her şeye.
Ancak aşk, yaşanınca anlamlı olmaktadır.
Ben doğayı seviyorum, ne kadar seviyorsun?
Ben ailemi seviyorum, ailen için ne yapıyorsun?
Ben birine aşığım, ne kadar aşıksın?
Ne kadar aşık olduğunun anlamı, verdiğin mücadele ve paylaşımında ortaya çıkabilir.
Yani hayat felsefesinde ortaya çıkabilir.
Nazım’ın “Her şeyin içinde sen varsın” cümlesi, anımsama, hatırlama, ve özlemedir. İnsan sevdiğini okuduğu kitapta görüyorsa, içtiği bir yudum su boğazından geçerken içtiği suda onun da hakkı olduğunu anımsıyorsa, gerçekten seviyor ve mücadele ediyordur.
Ey sevgili, paylaşmadan sevebilirmisin?
Sevgini yaşamınla birleştirmek zorundasın. Hayat felsefenle, tüm mutluluklarınla. Böyle olmayınca ancak kendini sevebilirsin, karşındakini değil. Karşındakini de bir meta olarak görebilirsin ancak.
Ekmeğini, suyunu, paylaştığın zaman, sevdiğinle mutlu olabilirsin.
Ne beklemelisin sevdiğinden mutlu olmak için?, Hangi duygu seni tatmin edebilir?
Cinsellik mi?, Para mı? Lüks hayat mı?
İnsanlığın sevgiye dair düşündüğü, maneviyatın ön planda olması yerine, tam tersine maneviyatın azalarak maddiyatın ön plana geçmesidir.
Sevgide maddi değerlerin ön planda olduğu ve ortaya çıktığını her yerde açık şekilde görebilirsiniz.
Ben, sevdiğim insanın hayatını benimle paylaşmasını isterim. Paylaşmadan ekmeğin, suyun, okyanusun, denizin, bir şehrin, doğanın yani dünyanın tadı olur mu ey sevgili?
Seni hep böyle düşünüyorum:
O şimdi ne yapıyor
şu anda, şimdi, şimdi?
Evde mi, sokakta mı,
çalışıyor mu, uzanmış mı, ayakta mı?
Kolunu kaldırmış olabilir,
- hey gülüm,
beyaz, kalın bileğini nasıl da çırçıplak eder bu hareketi...
O şimdi ne yapıyor,
şu anda, şimdi, şimdi?
Belki dizinde bir kedi yavrusu var,
okşuyor.
Belki de yürüyordur, adımını atmak üzredir,
- her kara günümde onu bana tıpış tıpış getiren
sevgili, canımın içi ayaklar!..
Ve ne düşünüyor
beni mi?
Yoksa
ne bileyim
fasulyanın neden bir türlü pişmediğini mi?
Yahut, insanların çoğunun
neden böyle bedbaht olduğunu mu?
O şimdi ne düşünüyor,
şu anda, şimdi, şimdi?..
(Nazım)
