













Bu yıl seksen ikincisi düzenlenen Oscar ödülleri, düzenlenen görkemli törenlerle sahiplerine verildi.
En iyi film ödülü, Kathryn Bigelow’un, Türkiye’de “Ölümcül Tuzak” ismiyle gösterilen “The Hurt Locker”ına verildi.
İyi de oldu.
“Dünya kadınlar günü”nde gerçekleşen ve dünya sinemasının en prestijli ödüllerinin verildiği bu törende “büyük ödül”ün bir kadına verilmesi, günün anlam ve önemine binâen önemliydi.
Nitekim tüm dünyada büyük yankı yaratan bu olay, her yerde büyük bir coşkuyla karşılandı.
Dünyanın her yerinde incitilen, kalbi kırılan, başarıları önemsenmeyen ve değerleri dikkate alınmayan kadınları temsilen bir kadının dünyanın en büyük sinema ödülünü alması, birçok kadın ve erkek tarafından “kadınların ve kadınlığın” başarısı olarak görülüp ayakta alkışlandı.
Bigelow’un, kendisini “Terminatör” filminin çekimleri sırasında filmin güzel oyuncusuyla aldatan kocasının “Avatar”ını [evrensel mesajlar içeren bu film ödüllerin favorisi olarak gösteriliyordu] geçerek ödüle uzanması ve ödülünü alırken yaptığı konuşmada, ödülünü, “dünyanın her yerindeki Amerikan askerlerine” ithaf etmesi birçok tartışmalara konu olsa da, neticede ödülün bir kadına verilmiş olması önemliydi.
Dolayısıyla cümle alem mutlu ve bahtiyar olduk.
Kathryn ablamızı da yürekten tebrik ederek, iyiniyetle, “daha nice Oscar’lara” temennisinde bulunduk.
Fakat…
Ortada bir tuhaflık vardı.
Bağdat’taki Amerikalı askerlerin dramını anlatan film, “bu mübarek kadınlar gününe” hiç de uygun olmayan bir şekilde erkeksi, şiddet dolu ve militaristti.
Evet, bir kadın elbette “aksiyon çekebilir,” buna kimsenin itirazı olamaz.
Ancak bu filmde aksiyondan çok daha fazlası var.
Iraklı çocuklara ve Irak halkına şefkatle yaklaşan, sağa sola konulan bombaları gözlerini kırpmadan etkisiz hale getirerek “teröristlerin katliamlarına” mani olan, Bağdatlıların acılarına “kayıtsız kalamadığı için” görevinin bitmesinin ardından geldiği ülkesinde, güzel karısını ve çocuğunu geride bırakarak yeniden gönüllü göreve koşan takım komutanı Will var.
Bağdat’ın güvenliğini sağlamak için canla başla çalışan, ama bir türlü yaptıkları bu iyiliklerin karşılığını göremeyen, Iraklılar tarafından sürekli taciz edilen ve öldürülmeye çalışılan “kederli ve yalnız” askerler var.
İçleri tepelemesine sevgi ve şefkat dolu.
Görev sürelerinin bitmesi için gün sayıyorlar.
Kimisinin korkudan ödü patlıyor, kimisi cesarette “Terminatör”ü bile aşmış.
Bildiğiniz insan yani.
Irak’ın altını üstüne getirerek yüz binlerce insanı katleden, ülkenin yer altı ve yerüstü zenginliklerini talan ederek dünyanın gözü önünde “alenen bir halkın geleceğini çalan,” buradan çaldıkları ile “Amerikan hayat tarzı”nı sürdüren caniler gitmiş, yerlerine, üzerlerine ateş açılan, durup dururken öldürülmeye çalışılan, eve gitmek için gün sayan, ağlayan, korkan ve yerli halka iyi davranan “iyilik havarileri” gelmiş.
Film güzel…
Allah için, bombalar çok güzel patlıyor, “suratlarında meymenet bile olmayan” kötü adamlar çok güzel ölüyorlar, “cani teröristler” bombaları o kadar güzel yerleştiriyorlar ki, insan hayranlıktan küçük dilini yutacak gibi oluyor.
Takım komutanı Will, o kahraman asker, evlâd-ü iyâl demeyip, etkisizleştirdiği sekiz yüzden fazla bombanın üzerine daha fazlasını koymak için, görev süresinin dolmasının ardından yeniden bölgeye gidiyor.
“O kadar insancıl ki Will, Bağdat’ta insanlar ölürken, zevkli ve müreffeh Amerikan yaşamını sürdürmeyi, ‘kendisinden de sert olan’ küçük oğlu ile oynamayı ve güzel karısının sıcak koynunda uyumayı bile kendisine haram sayıyor.”
İnsan Will’i izlerken, içi hayranlık, saygı ve umutla doluyor.
“Bir gün,” diye bir ses geliyor gaipten, “bir gün bütün acılar sona erecek, bütün insanlar mutlu ve umutlu olacak ve bu güzel gelecek, Will gibi kahramanların omuzlarında yükselecek.”
Ama bazı küçük eksiklikler var filmde…
Hiç kimse, Amerikalılara, “neden Bağdat’ta olduklarını” sormuyor.
Askerler de sormuyorlar bu soruyu kendilerine, kahraman Will bombaları etkisiz hale getirirken, sanki ontolojik zemininde faaliyet gösteriyormuş gibi görünüyor.
Kimsenin aklına, “iyi de bu teröristler neden bu bombaları buralara yerleştiriyorlar kardeşim” sorusu gelmiyor.
Sanki uzaydan gelen birileri Bağdat’ın her yanına bombalar döşemiş de, bu iyilik havarileri, Bağdatlıların yardımına koşarak bu bombaları temizlemeye gelmişler.
“Acaba bizim burada olmamızla bu bombalar arasında bir bağlantı var mı” demiyor kimse…
Ne Will, ne Robert, ne Brad, ne de John…
Sanki bombalar hep oradaymış gibi davranıyor herkes…
* * *
Uzun lafın kısası, ödül kadınlar gününde bir kadına verilmedi yani!
Kadın görünümlü bir erkeğe, Will’in hep Bağdat’ta olan bombaları temizlemeye gittiğini söyleyen bir Amerikalıya, Saddam’ı idam eden ve sonra da “bakın sizi diktatörden kurtardım” diyerek kendi diktatörlüğünü kuran “Sam Amca”ya ve yüzüne gözüne makyaj yapılan acımasız bir canavara verildi.
Kimse sormadı, bari biz soralım:
Sahi, evinde karının dizinin dibinde gürbüz oğlunla beysbol oynamak varken, senin orada ne işin var Will?
bbb