













SEL GİDER KUMU KALIR
Bu ülkede, böyle bir felaket ne görüldü nede duyuldu sanırım. Yüz yıllardır. İlk defa bu kadar büyük bir sel felaketiyle boğuştu ülke. Dile kolay 40 canı aldı. Maddi hasarın haddi hesabı yok. Koca koca tırlar, kamyonlar, arabalar kuş tüyü misali, selin önünde uçtu gitti. Bırakın tırları, son model köprüler bile dayamayıp, diz çöktüler sel karşısında.
Onca kişi evsiz barksız kaldı. İş yerleri tarumar oldu. Fabrikalardan, iş yerlerinden kalanlar ise, yağma istilasına maruz kaldı.
Haber kanaları her zaman olduğu gibi iş başındaydı. Kuruluşları gereği halkı haberdar etme telaşındaydılar. İlk haberi vermek, ilginç bir haber yakalamak, izleyiciyi kendine kilitlemekti tüm dertleri. Bir çok izleyici selin büyüklüğünü zaman geçtikçe TV kanallarından öğrendi. Her geçen saat insanlar daha çok merak duydu.
Parti başkanları, ekranlar karşısına geçip birbirini suçlama telaşına düştüler. Kim öce selin olduğu bölgeye gidecek, inceleme yapıp, hamasi nutuklar atacak? Oda oldu. Hem hükümet hem de muhalefet liderleri soluğu İstanbul’da aldı. Demeçler bildik, duymaktan bıktık cinsindeydi.
Geldiler ve gittiler.
Bir düzine protokolle gelenler, timsah gözyaşlarıyla demeçlerini verdiler; daha ekranlarda sesleri tükenmeden çoktan geldikleri yere döndüler.
Onlarca,yüzlerce ve binlerce mağdur; kendi dertleriyle baş başa kaldı. Evsiz, yurtsuz, aç, açık…
Sel gider kumu kalır.
Ne güzel bir söz değil mi? Şimdi yapayalnız onlar. Sıcak bir çorbaya, sıcak bir yuvaya hasret; kim çalar kapılarını? Ne diyor, yetkililer; “Allahtan gelen bir afet, yapılacak bir şey yok” demek ki, onların kaderiymiş, “kaderim buysa, boyun eğerim” demeli garibanlar. Boyun eğilmesini istiyor onlar…
Oralara ruhsat verenler, yerleşim planlamasını yapanların hiç suçu yok. Suçlu kim? Sele maruz kalanlar. Ya o arabadaki ölen kadın işçilere ne demeli. Nedense; işçilerin, emekçilerin, köylülerin kötü yazılıyor kaderi. Nerede bir felaket var, orada fakir ve yoksullar…
Bu bir kader değil!
Tersanede ölenler, maden altında kalanlar, soğukta donanlar, depremde yok olanlar ve de selde ölenler hep bu ülkenin emekçileri, yoksul halkıdır. Kaderlerini Tanrı değil; sistemin kendisi yazmış, ölen canları da sistemin çarkları almıştır.
Yeteri kadar alt yapıya yatırım yapılmazsa, düzensiz ve çarpık şehirleşmeye göz yumulursa, cana değer verilmezse sonuç ölümdür. Bu gerçekleri görebilmek için kahin yada dahi olmak gerekmez.
Suçlu aranacaksa doğru yerde aranmalıdır. Çözüm bulunacaksa samimi olunmalıdır. Ucuz politikalar sadece, günü kurtarma adınadır. Yüz yılda birde olsa, bin yılda birde olsa, önlemler alınmalı, “önce can” temel ilkesiyle hareket edilmelidir.
Ne diyor Melih GÖKÇEK; “böyle bir felaketin önlemi alınamazdı. Sel felaketini önlemek için büyük yatırımlar yapılamazdı”. Diyor ki, “ölen ölür kalan sağlar bizimdir”
Her ülkede buna benzer doğal afetler yaşanmaktadır ama sonuçlar bu kadar vahim değildir. Burada bunu görmemek, kaderci yaklaşmak kadar iki yüzlü bir davranış olamaz.
Japonya deprem bölgesi, depremler, altı ve yedi üstü ama can ve mal kaybı neredeyse hiç yok. Bunu nasıl açıklamalı o zaman?
Bu ülkenin halkının kaderi hep aynıdır. Tüm kötülüklerle boğuşur, acılarla yüreği dağlanır. Yüzü tarihler boyu gülmez. Hamasi nutukları dinler ve sonra kendi gerçekleriyle yüz yüze kalır.
Yine öyle oldu.
Sel gitti, kumu kaldı.
