Yazı Boyutu : Yazıyı Küçült Yazıyı Büyüt
Mustafa Topal
mustafatopal@haberajans.com
Seçim ve Gönüllü Kulluk
12 Nisan 2011 Salı 05:17

            Oturduğum yerdeki geçmiş seçim sonuçlarına ve bugünkü tabloya baktığımda   bulunduğum bölgeden çıkacak dört milletvekilinin AKP, CHP ve MHP arasında paylaşılacağı kesin gibi... Oy vermeyi gönlümden geçirdiğim bağımsız, demokrat, devrimci adayların burada hiçbir şansları yok. Kötünün iyisi deyip oy vermeyi belki  düşünebileceğim CHP'nin 1. sıra adayı ise Filan Feşmekan. Peki Filan Feşmekan kim? Bana hiç güven vermeyen, her an her söylediğinin tam tersini söyleyebilecek yapıda, akçalı-alengirli birçok işde adı geçen, kuşkulu, karanlık yapıda, yanar dönerin birisi...

            Sayın Filan Feşmekan, belki de dürüst, hakbilir, emekçi dostu, güvenilir bir insandır... Ama bunu bilme şansım yok. Tek bildiğim, oy vereceğim listede karşımda onun olması. Peki onu oraya kim koydu? Kemal Kılıçdaroğlu ve onun birkaç arkadaşı!  Sayın Filan Feşmekan'ın karşısında yer alan AKP ve MHP'li adayları kim belirledi? Tayyip Erdoğan ile Devlet Bahçeli... Sayın Filan Feşmekan gibi o adayların da hiçbirini tanımıyorum.  

            Karşımda kırk katır mı, kırk satır mı benzeri bir ikilem var ve bu durum bana bir kara mizah gibi görünüyor. Önümdeki seçeneklere kızıp oy vermeyeyim desem... Ne olacak? Sonuçta kazanan CHP, AKP ya da MHP adaylarından dördü olacak. Kısacası emekçilerin, sömürülenlerin ensesinde boza pişmeye devam edecek!

            “ Y oksullar birleşip ayaklanırlarsa, zenginler buna karşı ne yapabilirler ki?”

            Bu soruyu soran kişi, 19. Yüzyıl'da İngiltere'de yaşayan Essexli bir işçiydi. Tarihçi Peter Burke, sorunun yerinde bir soru olduğunu ama tarihte yoksulların bu işi – yani ayaklanmayı- çok az yaptıklarını belirtir.

            Bir avuç sömürücünün sayıca kendilerinden binlerce kat fazla olan milyonlarca insanı kolayca yönetebilmeleri, ilk bakışta akıl alır bir iş gibi gözükmüyor. Öyle ya, nasıl oluyor da bunca insan kendilerinin ilini kemiğini sömüren, her tür adaletsizlik ve haksızlığın mimarı kişileri güle oynaya başlarında tutuyor? Konu üzerine kafa yoran düşünürlerden birisi olan filozof David Hume, bu konuda şöyle yazıyor:

            “ İnsanların işlerini felsefi bir gözle değerlendirenler için hiçbir şey, sayıları daha çok olanların daha az olanlar tarafından nasıl kolayca yönetildiklerini görmekten ve insanların bizzat kendi duygu ve tutkularını yöneticilerinin yararına nasıl bastırdıklarını gözlemlemekten daha şaşırtıcı değildir. Kendi kendimize bu şaşırtıcı şeyin nasıl gerçekleştiğini sorduğumuzda, kuvvet hep yönetilenlerden yana olduğuna göre, yöneticilerin kendilerini desteklemek için kanaatten başka bir şeye sahip olmadığını buluruz. Dolayısıyla yönetimin üstünde kurulu olduğu tek şey kanaattır ve bu ilke en despotik ve askeri yönetimlerin olduğu kadar en özgür ve halkçı yönetimleri de bağlar.”

            Ezilen geniş yığınlar her   zaman sayıca üstün olmalarına karşın bu güçlerini bir avuç sömürücüye karşı kullanmayı bir türlü beceremezler. Bu paradoksu açıklamak ilk bakışta zor gibi gözükse de insanın toplumsallığı düşünüldüğünde işler kolaylaşır. İnsanı insan yapan, doğal varlığı değil, toplumsallaşma süreciyle edindiği bilgilerdir. Dolayısıyla bu bilgilerden yoksun geniş yığınlar, bu bilgilerin tekelini elinde tutan yönetici sınıfların kendilerini ikna etmelerine her zaman açıktırlar. Egemen sınıflar ve yöneticiler, geniş yığınların bilisizliklerini kullanarak onların rızasına almayı ve kendi yönetimlerini onlara benimsetmeyi başarırlar.

            Gerçekleşmesi daha kolay ve mantıklı gözüken yönetilenler arasında yatay dayanışma neden gerçekleşmiyor da, farklı toplumsal birimlerde olsalar bile yönetilenlerle yönetenler arasındaki kurulması zor gözüken dikey dayanışma bunca kolay bir biçimde gerçekleşiyor? Sınıflı toplumlardaki onca yakınma, direnme ve hoşnutsuzluk ortadayken sömürücü politik iktidarlar nasıl bunca kolay ayakta durabiliyorlar?

            Bu tür sorular, iktidarın ve yönetilenlerin konumlarının olağan ve yasal   olduğunun kabul edilip edilmemesiyle, bir başka deyişle iktidarın meşruiyetiyle ilgilidir.  Yönetilenler, yönetenlerin buyruk ve yasalarına uymalarının gerekliliği konusunda ikna edilmedikçe hiçbir yönetim veya hiçbir iktidar kendisini güvencede sayamaz. Yöneticilerin otoritelerine boyun eğen yönetilenler, onların buyruk ve yasaklarına ne olursa olusun boyun eğmelerinin gerektiğine çeşitli yollarla ikna edilebilirler.

            İktidarın meşruluğu bir kez sağlandığında, işler kolayca yoluna girer. Bu durumda yöneticilere, onların yaptıkları haklı, doğru ve adaletli olduğu için değil, yalnızca   onlar meşru otoriteler oldukları için   uyulmaya başlanır. 16. Yüzyıl'ın ortasında yazdığı " Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev"de Etienne La Boetie bu durumu şöyle anlatır:

            " Fakat, ey Tanrım, nedir bu? Bunu hangi adla tanımlayabiliriz? Bu ne biçim bir belâdır? Kendilerine ait ne malları, ne aileleri ve çocukları, hatta ne de yaşamları olan sonsuz sayıdaki insanın boyun eğmesi değil de hizmet (kulluk) etmesini, yönetilmesi yerine tiranca ezilmesini görmek ne büyük bir felâkettir, daha doğrusu ne uğursuz bir kötülüktür ? Bu durumu alçaklık olarak mı nitelendireceğiz? Kulluk edenlerin, korkak ve bitkin olduklarını mı söyleyeceğiz?"

            " Ülke ona kulluk etmemeye karar versin bir kere, tiran kendiliğinden yok olup gider. Ondan her hangi bir şey eksiltmek gerekmez, ona hiç bir şey vermemek yeterli olur. Demek ki, halklardır kendilerini teslim edenler, daha doğrusu kendilerini ezdirenler; çünkü kulluk etmeye son verdikleri an üstlerindeki bu yükten de kurtulmuş olacaklardır. Kendi kendini kulluklaştıran, kendi boğazını kesen halk, özgürlük ve kulluk seçeneği karşısında bağımsızlığını terkedip boyunduruğu kabul etmiş ve bu kötü duruma razı olmak şöyle dursun onu arzulamıştır..."

            " Zavallı sefil insanlar, akılsız halklar, kötü durumlarında kalmak için direnen ve iyiliklerini göremeyen uluslar! Sizler gözünüzün önünde, en güzel ve en parlak kazançlarınızın götürülüşüne, tarlalarınızın yağmalanmasına, evlerinizin ve eşyalarınızın çalınmasına seyirci kalıyorsunuz. Öyle bir yaşam sürüyorsunuz ki, hiçbir şeyin size ait olduğunu söyleyebilecek durumda değilsiniz... Eğer siz vermediyseniz, sizi gözetlediği bu kadar gözü nereden buldu? Sizden almadıysa, nasıl oluyor da sizleri dövdüğü bu kadar çok eli olabiliyor? Kentlerinizi çiğnediği ayaklar sizinkiler değilse bunları nereden almıştır? Sizin tarafınızdan verilmiş olmasa üzerinizde nasıl iktidarı olabilir?"

             " Onun daha güçlü ve sert olması ve böylece dizginleri daha da sıkması için kendinizi zayıflatıyorsunuz. Hayvanların bile sezinleyemiyeceği ya da katlanamayacağı tüm bu kötülüklerden kurtulabilirsiniz. Bunun için kurtulmaya çabalamanız gerekmez, yalnızca kurtulmak istemeniz yeterli olacaktır. Kulluk etmemeye karar verdiğiniz an özgürsünüz demektir. Onu itmenizi ya da dengesini bozmanızı istemiyorum. Fakat yalnızca onu desteklemeyin; işte o zaman onun altından kaidesi çekilmiş bir heykel gibi tüm ağırlığıyla düşüp parçalandığını göreceksiniz."

            Adam ta 500 yıl önce Fransa'da bunları yazmış, bense tutmuş Sayın Filan Feşmekan'ın günahını alıyorum!

Yorum Ekle
Arkadaşına Gönder
Yazdır
KÖŞE YAZISI YORUMLARI
Bu içeriğe kayıtlı yorum bulunamadı...
Bu içeriğe ait yorum yok. İlk ekleyen siz olmak ister misiniz?
YAZARIN DİĞER YAZILARI
ANKET
Okul Sütü Projesini Doğru Buluyor musunuz?
Okul Sütü Projesini Doğru Buluyor musunuz? anketi
Oylamaya Katıl »
» RSS
| Copyright © 2008 haberajans.com

Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Yazılım & Tasarım & Teknik Destek : Mahmut ÖZDEMİR