













Düşünme ve söyleme özgürlüğünün önemli bir cüzü olan basın özgürlüğü önemlidir.
Basın emekçilerinin, edindikleri haberleri, söz konusu haberler hakkındaki düşüncelerini, yorumlarını ve fikirlerini söyleyebilmeleri, tartışabilmeleri, bunları kamuoyuna korkusuzca ve herhangi bir baskı altında olmadan sunabilmeleri gerekir.
Yalnızca demokratik bir ülkenin demokratik olması beklenen kamuoyunda değil, aynı zamanda ahlâki zeminde de süreç bu şekilde işleyebilmeli, kimse de bundan rahatsız olmamalıdır.
İnsanlar hakkında hakaret, aşağılama ve iftira içermediği sürece, hiçbir düşüncenin söylenmekten men edilmemesi, muhayyel bir zemine konumlanan muhayyel bir cemaatin kolektif ve kerameti kendinden menkul bir değerler silsilesi üzerinden ürettiği soyut tabulara saldırı biçiminde kodlanarak tefe konup çalınmaması da dâhildir buna.
Bundan dolayı, son günlerde piyasada dolanan ve CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na hakaretlerle dolu olduğu, sanki bir suçmuş gibi Ermeni kökenli olduğundan dem vurup bunu bir ithama dönüştürdüğü söylenen bir kitaba dönük olumsuz tepkileri son derece doğal, makul, haklı ve gerekli görüyorum.
Özgür basınımızın, eserin meçhul müellifine yönelttiği soru işaretlerini, eleştiri oklarını ve itham cümlelerini yerinde buluyor, söz konusu eserin toplatılması gerektiğini ileri sürerek meseleyi sansüre kadar getirmek isteyenlere katılmasam da, ortada hakaret unsurunun olup olmadığının tespit edilmesi için hukuki bir çalışma yapılabileceği fikrine sıcak bakıyorum.
Fakat söz konusu hukuki çalışmanın, kitapta yazılanların Kılıçdaroğlu’na ya da özgür basınımızın şu ya da bu nedenle hoşlandığı ya da siyasal anlamda destek verdiği bir kişiye yönelik hakaretler içermesinden değil, “salt hakaretler” içermesinden hareketle yapılması gerektiğini düşünüyorum.
Yani “X’e dönük hakaret ya da iftira” değil, “iftira ve hakaretin kendisi” tartışılmalı, kime yönelik olursa olsun, kendisine karşı aynı şekilde tutum takınılmalıdır.
“X’i hedef alınca tu kaka” olan, insanlık suçu olarak görülen ve telin edilen “şey”in “Y’yi hedef alınca” üzerinde tartışılmaya, konuşulmaya değer olması ve “basın özgürlüğü” kapsamına çekilerek meşrulaştırılmaya çalışılması ahlaki bir zaaf içerir ve maalesef, basınımızın önemli bir kesimi bu zaaftan (çifte standart) mustariptir.
Örneğin, yukarıda sözünü ettiğim kitaba çok sert tepki gösterenler, basın özgürlüğü için canını dişine takarak mücadele edenler (bazıları diyelim), bu ülkenin cumhurbaşkanını ve başbakanını hedef alan benzer içerikteki kitaplara hiç ses çıkarmamışlardı.
(Hatta TBMM’de görev yapan ve cumhurun verdiği maaşı alan bir milletvekili muhtemelen bu tür kitaplardan birinden hareket ederek Sayın Cumhurbaşkanı’na “aklınca” hakaret bile etmişti.)
Geçelim…
Kısa süre önce bir web sitesinin sahibi ve yöneticisinin “terör örgütü ile ilişkili” bir suçtan dolayı gözaltına alınması üzerine (bu kişi ile ilgili suçlamaları içeren iddianameyi bile beklemeden) ortalığı velveleye veren, hukuksal bir durumun vukuundan dolayı herhangi bir yargıda bulunmaması gerektiği halde, “basın özgürlüğü”nden hareketle, sanki söz konusu gazeteci gazeteciliğinden dolayı gözaltına alınmışçasına gürültü koparan özgür basın, aynı günlerde “cemaate ait bir gazetenin” yirmi küsur muhabirine açılan soruşturmaya birkaç cümle ile de olsa değinme zahmetine katlanmamıştı.
Geçelim…
Örneğin 28 Şubat sürecinde ordudan atılan “disiplinsiz subayları” hiçbir zaman görmemiş, duymamış ve sanki yoklarmış gibi davranan, ama terör örgütü üyeliği ve darbecilik gibi yüz kızartıcı suçlardan dolayı gözaltına alınan ve tutuklanan subayları “en mazlum halleriyle” aklımızın en görünür yerine çakan özgür basın; suçsuz olduğu kamusal bir kanaat haline gelmiş olan, mahkemeler tarafından kendisine verilen cezalar üst mahkemeler tarafından defalarca bozulan bir sosyologun bombacı katil olarak gösterilmesinde hatırı sayılır bir katkı sağlayan ana akım medya, Orhan Pamuk’un “Kar” adlı romanının “Kurdish Armenian Republic”in kısaltılmış biçimi, romanın başkarakteri “Ka”nın da “masonluğun bilmemneyi” olduğunu ve bu kitabın “içindeki mesajları anlayabilen muayyen bir kesime hitap eden bir gizli mesajlar setini” içerdiğini keşfedebilecek kadar akıllı, üstün zekâlı ve filozof edalı bir “örgüt teorisyeni”nin röportajlarını çarşaf çarşaf yayınlarken, kuşku yok ki, basın özgürlüğünün gereğini yerine getiriyordu.
Toparlarsak; etik ilkelerin lokal, özgül ve kişiye özel olmaması, “ötekine dönük tutumun” belirlenmesinde, temel hak ve özgürlüklerin baz alındığı evrensel bir değerler setinin benimsenmesi, olabildiğince genel-geçer bir ölçerin kullanılması, muayyen bir ahlâk ve adalet standardına sahip olunması gerekir.
Bu doğrultuda, denilebilir ki, örneğin gazeteciler, şu ya da bu nedenden dolayı hoşlanmadıkları kimselere dönük retoriklerinde bir kat daha dikkatli olmalı, öfkelerinin çekimine kapılarak “yanlış düşündüğünü düşündükleri” kimselere karşı insanca olmayan bir tavra bürünmemeli, söz konusu kendileri ve dostları olduğunda dört elle sarıldıkları basın özgürlüğünü çiğnemek pahasına adaletten sapmamalıdırlar.
Sonsöz:
Özgür basının şaşırtıcı dilemmâsı, basın olma tekeline sahip olduğunu düşünen bazı kimselerin, kimi hakların yalnızca kendilerine ait olduğunu sanmaları ve fenâ halde yanılarak hazin bir şekilde kendileri ile ters düşmeleridir.
SÖZDE BASIN
HANGİSİNİ DİYEYİM!!