













İran paranoyasından muzdarip olan Bush hükümetinin tarihe karışmasının ardından Amerika’nın yeni İran politikasının nasıl olacağı hâlen merak konusu olmayı sürdürürken, İsrail’in İran ile ilgili kaygılar üretmeye başlaması, Ortadoğu’da yeni bir krizin kapıda olduğu yönündeki düşünceleri artırmış durumda. Son günlerde İran güvenlik güçleri tarafından yakalanan MOSSAD ajanlarının sayısının artması, İran Devrim Muhafızları’na iletişim cihazları satan Ali Aştârî’nin idam edilmesi ve İsrail istihbaratının, paravan şirketler kurarak İran’a izleme cihazlı malzemeler sattığının ortaya çıkması, İran-İsrail ilişkilerinin giderek kızışmakta olduğu yorumlarının yapılmasına neden oluyor.
Öte yandan…
Merkezleri Washington’da bulunan iki önemli düşünce kuruluşu olan Brookings Enstitüsü ile Dış İlişkiler Konseyi’ne mensup uzmanlar tarafından hazırlanan ve İran ile diyalog kurulması gerektiğinin kaçınılmazlığının altını çizen raporların yeni başkan Obama’ya sunulması, Amerika’nın yapması beklenen İran açılımı noktasında dünya kamuoyunu heyecanlandırmış durumda. Amerikan askerlerini Irak’tan çekme ve İran ile konuşma gibi iki önemli dış politika açılımını seçim kampanyasının en önemli unsurlarından biri olarak nazara veren Obama’nın, demokratlara yakınlığı ile bilinen Brookings Enstitüsü’nün Amerika’nın Ortadoğu politikasının Irak’tan İran’a kaydırılması gerektiği yönündeki tavsiyesine ne kadar uyacağı henüz meçhul ise de, sekiz yıllık Bush iktidarının Irak merkezli kurduğu Ortadoğu politikasının değiştirilmesi gerektiği yönündeki inanç artık birçok kesim tarafından inançla dillendirilebiliyor.
Amerikan düşünce kuruluşlarının İran ile ilgili ılımlı yaklaşımları ve birkaç yıl içinde nükleer güce ulaşması beklenen bu ülke ile diyalog kurulması yönündeki çabaları, mesela, Amerikalıların, İran’ın, dini lider Ali Hamaney tarafından yönetilen bir yapılanma olduğu yönündeki sosyal kabullenmenin cesaretle dillendirilmesi gelecek için umut veriyor. Kuşkusuz, 1979’da yapılan İslam Devrimi’nden sonra dinsel algılamaları hayatlarının bütün alanlarına yayan İranlıların anlaşılabilmesi açısından bu kabullenmenin ne kadar da önemli bir adım olduğu inkâr edilemez.
Yıllardır İran’ı dünyayı teröre sürüklemesi muhtemel nükleer silah geliştirme çabası içinde olmakla suçlayan, aynı suçlamalarda bulunduğu Saddam Hüseyin Irak’ını işgal eden ve neredeyse İsrail’in gören gözü, işiten kulağı ve eyleyen eli olan Washington’un önyargılarından sıyrılmaya başlaması olarak görülebilecek olan bu yeni gelişmelerin, İsrail’in hoşuna gitmeyeceğini tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yok… Yarım asırdan beri sırtını Amerika’ya dayayarak Ortadoğu’da efelik yapan İsrail’in son günlerde çıkarmaya çalıştığı İran nükleer silahları yaygarası da bu hoşnutsuzluğun ürünü olarak görülmelidir.
Kitle imha silahlarının var olduğu şeklinde bir bahane ile işgal edilen Irak’ta sözü edilen tehlikeli silahların bulunamamış olması ve Amerikan yetkili makamlarının da açıkça bu silahların var olmadığını açıklamak zorunda kalması, Batılıların, İslami terörün destekçisi olan İran’da nükleer silahların ve teröre hizmet edecek unsurların var olduğuna inandırılmalarını artık zorlaştırmış bulunuyor. Amerikan askerlerinin Irak’ta yaptıkları sosyal, siyasal, ekonomik ve sosyal tahribatın yansımaları dünya ülkelerini, artık gözü kapalı olarak Amerikan istihbarî bilgilerini kabul etmemeye itiyor.
Amerika ve İsrail’in yıllardan beri dillerine pelesenk ettikleri nükleer iddiaların artık ürkütücü bir tehdit olarak değil de, İran’a karşı kamuoyu oluşturmak için hazırlanan gerçeğe aykırı iddialar olarak kalması ve üstüne üstlük, yeni Amerikan yönetiminin ve yandaşlarının İran ile masaya oturmak ve Irak merkezli Ortadoğu politikasını İran’a kaydırmak gibi radikal düşüncelere sahip olması, İsrail’in kaygılarını tetiklemiş gibi görünüyor. MOSSAD’ın son günlerde yoğun olarak İran’ın nükleer çalışmaları ile ilgili korku dolu söylentiler yaymaya çalışmasını da bu noktadan hareketle okumak lazım diye düşünüyorum.
İran’ın nükleer programının denildiği gibi kötü niyetli olmadığını teyit eden Muhammed el-Baradey başkanlığındaki Uluslar arası Atom Enerjisi Kurumu’nun (IAEA) raporları ve Amerikan politikasındaki dönüşüm sinyalleri, ayrıca İsrail’in kendi nükleer silahlarının bölgedeki birçok ülkeyi yerle bir edebilecek miktarda olması ve bu durumun da artık dile getirilmeye başlanmış olması, İsrail istihbaratının, İran’ı dünya kamuoyunun gözünde küçük düşürmek ve terörle ilintili göstermek çabalarını artırarak İran ile İsrail arasındaki gergin ilişkilerin daha da gerginleşmesine neden oluyor. Hepsinin ötesinde, İran’ı eğer Amerika vurmazsa bu işi İsrail yapmak isteyecek ve yapacak türünden düşüncelerin ve tartışmaların yaygınlaşması, bölgesel barışı tehdit etmesi muhtemel olan yeniliklerin habercisi gibi duruyor ve İsrail’in, klasik anti-İran politikasından vazgeçme eğilimleri gösteren ABD’yi yeniden kendi eksenine çekmek istediği şeklindeki görüşleri yaygınlaştırıyor.
Bu bağlamda, İsrail ile İran arasındaki gerginliğin devam etmesi beklenmelidir. Çünkü her iki tarafın da diğerine tahammülü yoktur ve Amerikalıların bavullarını toplayarak bölgeden tamamıyla ayrılmaları durumunda herhangi bir şekilde anlaşabilecekleri yönünde hiçbir kanıt mevcut değildir.
Yahudi-İSLAM