













Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün yüksek himayelerinden gerçekleştirilen “I. Uluslararası Selçuklu Sempozyumu,” 27-30 Eylül 2010 tarihleri arasında Kayseri’de gerçekleştirildi.
28 ülkeden 330 akademisyenin katılımıyla gerçekleşen sempozyumda, özellikle Asya kıtasının neredeyse tamamı temsil edildi. Başkurdistan’dan Yemen’e, Hindistan’dan Hollanda’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyadan gelen bilim insanlarının katılımıyla gerçekleşen sempozyum, hem Selçuklu tarih ve tarihçiliğinin sorunlarının tartışıldığı bir ortam, hem de Selçuklu tarihçilerinin birbirlerini tanımaları ve birbirleri ile doğrudan ve dolaysız temas kurmaları için bulunmaz bir zemin olması bağlamında tarihi bir öneme sahipti.
Denilmesinde bir sakınca yoktur ki, hem Türkiye’de hem de dünyanın diğer ülkelerinde oldukça zayıf bir konumda olan ve özellikle son çeyrek yüzyılda önemli bir durgunluk süreci içinde olan Selçuklu tarihçiliği açısından milat olabilecek düzeyde bir toplantıydı.
Öte yandan, sempozyuma katılmış olan bu satırların yazarının nâçizâne düşüncesine göre, bu toplantının “tarihin ve tarihçiliğin ötesinde” siyasal bir tekâbüliyeti de vardı: Türkiye’nin son yıllardaki Ortadoğu politikasının düşünsel temellerini (bilinçli ya da bilindışı sâiklerle) bölge ve bölge halkları açısından “olabildiğince nesnel” bir temele oturtturmak.
Sempozyumun ana fikri, açılış konuşmalarında altı çizilen ve daha sonra da sair oturumlarda sıklıkla vurgulanan “Selçukluların önemi” noktasındaki ittifaktı.
Selçuklu tarihinin, Ortadoğu ülkelerinin önemli ölçüde tarihsel bir ortaklaşma zemini kurabilecekleri tarihsel bir referans olarak görülebileceği olasılığına dönük genel bir kabul var gibiydi. Özellikle Ortadoğu ülkelerinden gelen akademisyenlerin, Selçuklu döneminin kozmopolit, çoğulcu ve İslâmi eksenli yapısına dönük sürekli vurguları ilgi çekiciydi.
Selçuklu tarihinin bütün yönleriyle masaya yatırıldığı toplantıda Selçuklu “siyasalı”na yapılan bütün güzellemeler, aktüel duruma dönük bir çözüm reçetesi olması açısından siyasal bir paradigma olarak bir “Selçuklu modeli”nin sözel izdüşümüne karşılık geliyordu.
Türk siyasal tarihinin “Avrupalı” kesimine mütekabil olan Osmanlı dönemini paranteze alan Selçuklu eksenli kavrama biçimi, genel anlamda yeni bir siyasal eğilim olarak tezâhür etse de, özellikle Osman Turan gibi bazı Selçuklu tarihçisi ve entelektüellerin yaklaşık yarım asır önce çekingen bir dille de olsa dile getirdikleri bir tarihsel anlamlandırma biçimidir.
Selçuklu tarihi noktasında ortaya koymuş olduğu dünya çapındaki bilimsel performans henüz aşılamamış olan Osman Turan, yaklaşık yarım asır önce, Türkiye’nin geleceğini doğuda gören ve “başkentinin İstanbul, Tahran ya da Şam olacağı” bir federasyona kadar uzanan “radikal” düşünceler dillendirmiştir. Turan’ın, herhangi bir siyasal tavır sahibi olduğu düşünülen Türk aydınlarının bugün bile kavramakta zorlanacakları bu tür federatif düşünceleri, Selçuklu tarihini eksen alan siyasal bir paradigmanın, çok kültürlü ve çok etnili bir siyasal dinamiğe sahip olan Selçuklu modelinin ürünüydüler.
“Stratejik Derinlik”in yazarı Ahmet Davutoğlu’nun yönetimindeki Türk dış politikasının son yıllardaki gelişimi ve özellikle Ortadoğu bölgesindeki geniş ölçekli yansımaları göz önüne alındığında, Türkiye’nin bölgedeki konumunun “tarihsel bir müşterek” üzerinden sürdürülmesi gerektiğini ve sürdürüleceğini anlamak zor değildir.
Kayseri’de düzenlenen Selçuklu sempozyumunun ve bu toplantıda öne çıkan temaların genel bir çerçeve üzerinden değerlendirilmesi, söz konusu “tarihsel müşterek”in Selçuklu dönemi olabileceğini ima etmektedir. Sempozyumu organize edenlerin “Selçuklu modeli” denilebilecek bir düşünceyi akıllarından geçirip geçirmediklerini bilmiyorum, ancak Davutoğlu’nun “tarihin rayları” dediği “tarihin tini” başka ne olabilir ki!
Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün bu sempozyumu himaye etme konusundaki istekli tavrı, Kayseri’nin memleketi olmasının dışında, özellikle son yıllarda ülkemizde yeniden biçimlenme sancıları içinde olan “devlet aklı”nın yeniden inşası bağlamında değerlendirilmelidir.
Türkiye, kısa sayılabilecek bir sürede iç ve dış politikasını yeni bir çerçeveye oturtmuş, bütün komşularla “sıfır sorun” ilkesinden hareketle “kanlı-bıçaklı” olduğu komşuları ile bile masaya oturarak Ortadoğu’da ve dünyada yeni bir pozisyon elde etmiştir. Türkiye’nin özellikle Ortadoğu politikası Amerika ve İsrail’in güdümünden kurtularak bağımsız bir zemine demir atmış, Ortadoğu’ya çakılı tarihsel, siyasal ve dinsel “can damarları”nı “yeniden keşfeden” Türkiye, “tarihsel dostlarla” tarihsel bir çerçeve üzerinden ilişki kurmaya başlamıştır.
Öte yandan Türkiye’nin aktüel hayatındaki değişme ve gelişmeler, sözgelimi Kürt sorununun çözümüne dönük büyük adımlar atılması, siyasetin ve yargının sivilleştirilmesine ve bağımsızlaşmasına dönük girişimler ve en önemlisi de anayasa ile ilgili gelişmeler, özellikle Müslüman Ortadoğu ülkelerinde Türkiye’ye karşı büyük bir sempati ve güven doğurmakta, Türk siyasetinin bölgede etkin bir güç haline gelmesine katkıda bulunmaktadır.
Türkiye ekonomisinin istikrarlı gidişatı, savunma sanayisindeki gelişmeler, Rusya, Çin ve AB gibi küresel güçlerle geliştirdiği eşit sosyal, siyasal ve ekonomik ilişkiler, Türkiye’yi, “buna dönük bilinçli bir çaba olmasa da (böyle bir şey söylemek mümkün müdür ki!) bile” bir cazibe merkezi haline getirmektedir.
Gelinen bu durumun bağlanabileceği temel nokta, tarihsel sorunları ile yüzleşmemiş olan tıkanmış Türk devlet aklının yeni bir mecra bularak tarihsel bir hat üzerinden kuşatıcı bir varlık formuna bürünmüş olmasıdır.
Türkiye’nin özellikle son yıllarda inşa etmiş olduğu dış politika açısından bakıldığında, Osmanlı öncesi dönemin “daha bütünleşik” bir manzara arz eden Ortadoğu’sunun (-ki Selçuklu dönemine tekabül eder bu dönem) yeniden ve diğer tarihsel dostlarla inşası bağlamında “kolektif bir arka plana, ittifak etme noktasında herkesin daha istekli olabileceği müşterek bir tarihe” işaret etmesi, sempozyumu aktüel anlamda da önemli hale getirmektedir.
Nitekim sempozyumun açılış oturumunda konuşan Irak delegesinin Türkiye’ye dönük övgüleri ve Türklerin Amerika’nın Irak’ı işgali sırasındaki “dost ve kardeşçe” tutumuna dönük teşekkürleri ile İran kültür müsteşarının, kendilerinin bu sempozyumun ikincisini şimdi İran sınırları içerisinde bulunan Hemedan, Rey ve Nişâbur gibi Selçuklu şehirlerinden birinde organize etmeye talip olduklarını söylemesi, yukarıda sözünü etmiş olduğumuz “tarihsel müşterek”in bölgede bir karşılığı olduğu anlamına gelmektedir.
Suriye, Azerbaycan, Mısır, Yemen, Lübnan, Türkmenistan, Suudi Arabistan, Cezayir vb ülke temsilcilerinin de sunmuş oldukları tebliğlerle içerisinden konuştukları tarihsel bilinç, söz konusu karşılığa işaret eden diğer örneklerdir.
1920’lerin başında kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi kavrama biçimi, dönemin küresel konjonktürüne paralel bir biçimde, ulus merkezli paradigma üzerine kurulmuştu.
Çöken imparatorlukların enkazı üzerinde yükselen ulus devletler, belirli bir coğrafi karşılığı olan “ulusal kimlik” etrafında biçimlenirken Türkiye de bu ulus devletler arasında yerini almış, “milli bir misak” ile saptadığı coğrafi sınırlar üzerinde yaşayacak olan (yapısal özellikleri egemen elitler tarafından saptanmış) homojen bir ulus kavramını temel alan siyasal bir yaklaşım benimsemişti.
Bu doğrultuda tarihsel vurgu ulusun organik kökenlerine yapılmış, varsayılan homojenlik durumunun aslında tarihsel anlamda verili olduğu söylemi üzerinden heterojen özellikler arz eden “ulus içi unsurları” homojenize etme amacı taşıyan aktüel politika çerçevesinde etnik kökene dönük yüceltici bir bakışı barındıran “milli bir tarih anlayışı” üretilmişti.
Konjonktürel bir kavrayış konjonktürün değişmesine paralel olarak kaçınılmaz bir biçimde değişeceği için, Türk siyasal aklının tarih kavrayışının da değişmesi ve farklılaşması mukadderdi. Nitekim söz konusu geçmişi kavrama biçimi de uluslararası siyasal, sosyal, ekonomik ve hatta bilimsel konjonktürün gidişatına göre değişme / değiştirilme evreleri geçirdi.
Özellikle SSCB’nin çöküşünden sonra tek kutuplulaşan dünyanın yeni siyasal biçimi ve milli kaygıların verimli kaynağı olan soğuk savaşın yerini kapitalist, refah ve ekonomi merkezli bir kavrama biçiminin alması, dünyanın diğer ülke ve halklarını olduğu gibi Türkiye’yi ve Türkleri de değiştirdi.
Aktüel olanı kavrama biçimi ile tarihsel olanı kavrama biçimi arasındaki “belirleyici” ilişkiden dolayı, geçmişe dönük kavrayışta da köklü değişiklikler olması kaçınılmazdı. Özellikle Özal ve sonrasında liberal düşünme biçimlerinin yaygınlaşması ve geniş bir toplumsal taban üzerinde etkili olması, beraberinde, Türkiye’nin tarihsel nitelikli sorunlarına (Kürt meselesi, İslam ve Müslümanlar, Ortadoğu halkları ve özellikle Araplarla olan ilişkiler) dönük yaklaşımını hem teorik hem de pratik anlamda revize etmesi gerekliliğini getirdi.
Türkiye’nin hâlihazırdaki dış politikasını bu revizyon ihtiyacı çerçevesinde okumakta yarar olduğunu düşünüyorum.
Türk dış politikasının yukarıda altını çizmiş olduğumuz ihtiyaç doğrultusunda girdiği revizyon sürecinin, bu süreçte Türkiye’nin Ortadoğu’da elde ettiği yeni pozisyon ve küresel güç konumuna bakıldığında, söz konusu revizyonun dinamiklerine paralel olarak ülkemizi çok daha etkili ve güçlü bir konuma getirebileceği açıktır. Bundan dolayı, küresel bir vizyonla çerçevelenmiş Türk dış politikasının revizyonuna temel teşkil edecek olan dinamiklerin, “aktüel olanla olabildiğince sahih bir tekâbüliyeti olan tarihsellik” üzerine kurulması gerekir.
Aktüel ile tarihsel arasındaki tekâbüliyetin inşası (ki bu inşa faaliyetinin Selçuklu dönemine karşılık gelen bir tarihsel müşterek zemininde gerçekleşme ihtimali diğer seçeneklerden daha gerçekçidir) Ortadoğu halklarının birlikteliklerini mümkün kılacak müşterek bir zemin oluşturacaktır.
Kayseri’de düzenlenen Selçuklu sempozyumunun ve özellikle Ortadoğulu akademisyenler tarafından bu sempozyumda sunulan tebliğler ve tartışılan düşüncelerin, “tarihsel müşterek hattıyla kurulabilmesi mümkün olan sahih tekâbüliyet”in inşası açısından iyi bir başlangıç olabileceğine ve “Selçuklu modeli”ni üzerinde konuşulabilir bir tema haline getirebileceğine inanıyorum.
buyuk turk,