













4 Kasım günü Amerika Birleşik Devletleri’nin tarihinde bir ilk yaşandı ve babası Müslüman olan siyahî bir adam başkan seçildi. Bunun anlamı Amerikalılar için elbette çok büyük… Sonuçta bu seçim, çok fazla değil, yarım yüzyıl önce siyahların insan yerine bile konulmak istenmediği ‘Yeni Dünya’’da demokratik tecrübenin nerelere kadar ulaştığının en önemli kanıtı olarak gözlerimizin önünde duruyor. Irkçıların marjinalize edildiği ve insanların, renklerinden veya şu ya da bu özelliklerinden dolayı küçümsenmedikleri ya da kendilerine bir üstünlük vehmetmedikleri bir ülke olmakla övünen ABD halkının, yeni başkan olarak Obama’yı seçmekle de bu iddialarını kanıtladıklarını düşünüyorum. Nokta.
Washington’da uzun yıllardan beri iktidarda olan cumhuriyetçilerin yerini alan Demokratlar, seçim propagandalarında kullandıkları değişim sloganı ile büyük sükse yaparak ekonomik kriz ve neocon politikaların yarattığı işgalci Amerika imajından iyice bunalmış olan Amerikalıların oylarını topladılar ve Müslüman bir siyahın Harvardlı melez oğlu ile en büyük rakiplerini saf dışı bırakarak Beyaz Saray’ı ele geçirdiler.
Yeni başkan Barack Hüseyin Obama’nın en önemli seçim sloganı olan yes, we can (evet, yapabiliriz) en başta seçmene beyaz olmayan bir başkan da seçebileceklerini ve bunun sanıldığı kadar da zor olmadığını söylüyordu. Bundan dolayı, asırlık önyargılarla düşünmeyi bırakan seçmenlerin oylarıyla iktidara gelen Obama ile ilgili beklentiler son derece fazla… Herkes yeni başkandan bir şey bekliyor: Amerikalılar, ekonomik krizin sona erdirilmesini, uluslar arası arenada yerlerde sürünen Amerikalı imajının tamir edilmesini, Irak’taki askerlerin geri çekilmesini, zencilerin haklarının korunmasını, İran, Suriye ve Rusya gibi ülkelerle dalaşılmamasını beklerken; Ermeniler, sözde Ermeni soykırımı ile ilgili yasa tasarısının tanınmasını; Güney Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıs sorununun kendi lehlerine çözülmesini; Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi, Amerikan askerlerinin Irak’tan ayrılmamasını; Türkiye, sözde Ermeni soykırımı ile ilgili yasa tasarısının tanınmamasını, KKTC ile ilgili sorunların çözülmesini, Obama’nın, daha önce yaptığı gibi, Türkiye’yi Kıbrıs’ı işgal eden bir ülke olarak görmemesini vs…
Peki, Amerika’nın 44. başkanı olan Barack Obama’nın yeni Amerika’sı nasıl olacak? Cumhuriyetçi George Bush ile neocon danışmanlarından teslim aldığı Afganistan ve Irak bataklarında saplanmış Amerika’nın yeni politikası, eski tas eski hamam üzere aynen devam mı edecek, yoksa Obama’nın, seçim kampanyasının ilk gününden beri vurguladığı değişim yaşanacak mı? Evet, yapabiliriz diye haykırırken, Evet, yapabilirsiniz, beni başkan seçebilirsiniz mi demek istiyordu, yoksa Evet, yapabilirim, Amerika’yı ve dünyanın kötü gidişatını değiştirebilirim mi demek istiyordu? ABD’nin ilk siyahî lideri olarak tarihe geçecek olan Obama, kendisinden beklentisi olanların beklentilerini karşılayacak mı? Amerikan imajını düzeltebilecek ya da ekonomik krizin önüne geçebilecek mi?
Tüm bu soruların cevapları, Obama’nın 20 Ocak’a kadar oluşturacağı kabinesinde bulunan isimlerden, yapacağı konuşmalardan vs anlaşılacak. Bugünden bir şey söylemek pek kolay değil, ancak Obama, ekonomik, sosyal ve siyasal anlamda kaygı içinde olan Amerikalıları, hâlihazırdaki çok boyutlu krizden kurtaracağına ikna etmiş durumda… Bu yüzden, rakibinden daha çok oy alarak başkanlık koltuğuna oturmaya hak kazandı. Geleceği göremeyiz. Fakat Obama’nın yaptığı konuşmalardan ve demokratların seçim kampanyaları sürecinde yürüttükleri faaliyetlerden, yeni hükümetin eskisinden farklı olmak istediği anlaşılıyor. En azından ekonomik anlayış ve dış politika açısından, demokratların yeni bir çizgi takip etmek istediklerini anlıyoruz. Obama’nın, hükümetin işleyişi ve kabineden sorumlu en üst düzeyde bürokrat olma teklifini Bill Clinton’un da danışmanlığını yapmış olan Illionisli kongre üyesi Rahm Emanuel’e götürmesi de bu durumun en önemli göstergesi olarak görülebilir. Ancak Obama’nın ve demokrat hükümetin farklı bir hükümet olma isteği, görev süresi sona ermiş olan Bush hükümetinin sonuçları sürmekte ve sürecek olan faaliyetlerinden dolayı belli ölçüde kısıtlı bir alana hapsedilerek engellenebilir.
Örneğin, Amerikan hükümetinin Irak’taki faaliyetleri ve girişimleri bağlamında yaratılmış olan gizli ya da açık sözleşmelerin (bu tür sözleşmeler olmayabilir de tabi) ne derece bağlayıcı olabileceği, (eğer mevcutlarsa) bu bağlayıcılıkların yeni hükümet için bir kısıtlama unsuru olup olmayacağı gibi konular kuşkusuz tartışma konusu olacaktır.
Ayrıca Obama’nın dış politika vizyonunda, söylemsel olarak, hâlihazırdaki Amerikan yaklaşımlarından farklı açılar var. Ermeni meselesi, Kürt meselesi, Suriye ile İran meseleleri, Ruslarla ilişkiler vs gibi konularda gelenekçi cumhuriyetçilerden farklı bir yaklaşım sergiliyor. Fakat tüm bunlar, Obama henüz resmen göreve başlamamış olduğu için henüz söylemsel bağlamda sürdürüyorlar varlıklarını… Obama’nın Beyaz Saray’a yerleşmesinden sonra söz konusu söylemselliklerin ne derecede bir uygulamaya tabi tutulacağı yönündeki bir soruya cevap vermek için ise henüz çok erken… Çünkü başkan olmadan önce söylenilenlerle başkan olduktan sonra söylenmesi gerekenler arasında fark var ve bu, görüldüğü kadarıyla başkan olunmadan anlaşılamıyor.
Ermenistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Arman Kirakosyan’ın, daha önce birçok ABD başkanının soykırımı tanıma sözü verdiğini belirttikten sonra da dediği gibi: Türkiye NATO üyesi olarak Ortadoğu'da ABD'nin en yakın müttefiki. Dolayısıyla Ankara ile ilişkileri bozmak, Washington'un dış politikası için sorunlar oluşturabilir. (…) Obama’nın da sözünde duracağını söylemek zor.
Zaman, biraz daha zaman…
