













Neredesin, neredesin özgürlük? Korkutup kaçırdılar seni, ne kadar çabuk. Ne kadar çabuk oldu demir parmaklıklar arasına konuluşun. Ne yaptın, yine bir yazı mı yazdın? Yine mi kızdırdın korkunun iktidarlarını? Gazetecilerin bile hapse konduğu ülkedir sana en çok gereksinim duyulan yer. Ama gelmiyorsun. Niye? Kuşların kanadına takılıp gitti diyorlar senin için; çırpına çırpına, ine çıka; yalvara yakara; bata çıka... Denizlerde olurmuş özgürlük; karalarda kara bir karanlık. Sen aydınlık olan yerlere mi gelirsin; karanlık yerlere mi, aydınlansın diye karanlıklar?..
Özgürlük! Senin için ne çok yiğidimizi verdik. Ücra köşelerinde yurdun, karanlık mahzenlerde, meydanlarda, gün gözüyle düpedüz sokak ortasında, kaldırımlarda, adalet saraylarında... Spartaküs’le başlamadı sana olan özlemimiz. Say ki öyle; demek ki, biz seni ne kadar çok beklemişiz. Kimi, dağların doruklarında aradı seni; kimi, meclislerde; kimi afyonların miskin dumanlarında. Korkuluklar dikti kimileri, seni alıp götürmesinler diye. Tıkadılar tüm kaçış yollarını; sel bastırdılar kalanlara da... Özgürlük, özgürlük, sen yüzmeksin böyle anlarda. Arkaya bakmadan yüzmek. Bakmadan, ne kadar açıldığına karadan...
Tuşlara basabilir parmaklar; özgürlerdir tuşlara basmakta. Ama her istediklerini çalamazlar, yazamazlar. Sen birden fazlasın zaten özgürlük. “Kimilerinin özgürlüğü, başkalarının tutsaklığı” dememişler boşa... Girebildiğimiz yerler vardır bir de bizim; giremediğimiz yerler de. Girip çıkabileceğimiz yerler vardır bizim; girip de bir daha çıkamadığımız... Yaşayıp yazdıklarımız vardır bizim; yaşayıp da yazamadıklarımız... Kalemin ucunda da yoksun özgürlük, namlunun ucunda da...
Anımsarım, eskiden bizimleydin. Küçüktük, onun için mi öyleydi?! Karın doyurabileceğini sanırdık sekseğin. Aslında, kimi yazarlar tam da bunu yapıyor; ülkenin kırılması gereken taşlarına dokunmadan. Onlar karnını iyi doyuruyor gerçekten. O zaman neyin özgürlüğüsün sen? Dokunulmazlara dokunmamanın özgürlüğü...
Böyle düşünen bir mahkumun, postal sesleriyle dağıldı düşünceleri. İçeride özgürlüğün olmadığı doğru da; dışarıda da var mı ki acaba? “Hani bir dışar’da olsam, hep yürürüm durmam” demiş ya A.Kadir, hep yürünmüyor işte dışarıda. “Çok yürüdün” diye geri koyuyorlar, gerisin geri, çıktığın yere. İnsan alışıyor böyle durumlarda, hiç dışarı çıkmamaya.
Senin dar tanımlarından söz ediyorlar başbakanlar, bakanlar, milletvekilleri, “özgürlük var bu ülkede” dediklerinde. “Özgürlük var bu ülkede” deme özgürlüğü var elbette; “özgürlük yok bu ülkede” deme özgürlüğü olmasa da. Dar tanımın nedir özgürlük? Nefes almak. “Sen, özgürlüğü, astımlılara sor” diyor yani yüce mahkeme, özgürlüğü güzelleştirme ve yaşatma derneği ve yan şubeleri.
Hakkında bak işte bu kadar çok konuşuldu amma, neredesin, neredesin be özgürlük? Geleceksen, senin için uçurtma uçurayım. Gelmeyeceksen de uçuracağım gerçi. Hindistan’da bağımsızlık gününde halkın uçurtma uçurması, boşa olmamalı. Vardır bir bildikleri. Bu kadar yükseklerde misin özgürlük, bu kadar mı ulaşılmaz?..
Bir kez uğrayıp da bir daha uğramadığını söylediler yeryüzündeki temsilcilerin. Ancak, çeşitli izler bırakırmışsın ara sıra. Sırttaki cop izi olamaz bunlar; cetvelle vurulmuş avuçiçi de olamaz; taş yemiş kafa; façalanmış yüz de olamaz... Olamaz oğlu olamaz... Yani seni bulmayı geçtim, izlerini aradım, o da yok.
Anladım ki çağırınca gelmeyenlerdensin; arayınca açmayanlardan. İşte bunun için, senin var olmadığını değil de, var olduğunu düşünerek, özgür bir kafayla özgür bir bedenle yaşadığımızda, ulaşmış olacağız sana. Demir parmaklık ardında da, sokak ortasında da böyle bu. Biz özgürlüğü kendimizde aramalıyız. Zaten bir tek oraya bakmadık. İçinde özgürlük taşıyanlar, dışarıda özgürlük aramazlar. İçimizdeki özgürlükler, dışarıya taştığında, kimsenin özgürlük aramasına gerek kalmayacak... Arayanın soranın kalmadığında, gerçekten gelmiş olacaksın özgürlük... Çok mu var o günlere, aylar mı, yıllar mı, yüzyıllar mı, binyıllar mı? Bari bunu söyle be özgürlük...
kesin