













Erotik film ismi gibi.
*
Dünyanın en güçlü
kadını o.
*
“Melek” demek Angela.
Zekâsı, şeytani.
*
Tam adı:
Angela Dorathea Merkel..
Dorathea’yı kullanmıyor.
Bizim Başbakan’la yaşıt.
1954 doğumlu.
*
“İmam” tarafından
yönetilen Türkiye
“papazı buldu” desek, yanlış olmaz. Babası,
Protestan papazı... Annesi, İngilizce öğretmeni. Hamburg’da otururlarken
Angela doğuyor. Henüz 4 aylıkken, Berlin’e 50 kilometre uzaklıktaki
Templin kasabasına taşınıyorlar. O tarihte
“duvar”
“duvar” örülüyor. 7 yaşındaki Angela ve ailesi,
Doğu’da mahsur kalıyor. Matematik, fen ve lisan derslerindeki müthiş
başarısı üzerine, Leipzig Üniversitesi’ne kabul ediliyor. Fizik
diploması alıyor. O zamanlar Sovyet gümbür gümbür, herkes takip
ediliyor, papazın kızı mecburen
“kızıl”laşıyor, komünist gençler
derneğine yazılıyor. Doğu Berlin Üniversitesi’ne geçiyor, kuantum
fiziğinde doktor oluyor.
20 yaşında siyasete bulaşıyor, 26
yaşındayken, Doğu Almanya’da Demaiziere Hükümeti’nin sözcüsü oluyor.
Duvar yıkılır yıkılmaz da, tası tarağı topluyor, Berlin’in öbür yakasına
atlıyor, Hıristiyan Demokrat Birlik Partisi’ne üye oluyor,
“kara
dev” lakaplı Kohl’den
“ağabeylik”
* yok. Sene
1961, şak, görüyor, sonrası malum...
Erkek egemen partide erkeklerin en üstüne çıkıyor, Almanya’nın ilk kadın
başbakanı oluyor.
Şimdi gelelim..
“Kadın”
Angela’ya.
*
23 yaşında, Doğu Berlin Üniversitesi’ndeyken, “hoca-asistan aşkı”yla, fizik profesörü Ulrich Merkel ile evleniyor. Çocukları olmuyor. Duvar yıkılmadan, yuva yıkılıyor, 28 yaşındayken boşanıyor. “Doğu olmadı, bi de Batı’yı deneyelim” diyor, Batı’ya geçtikten sonra, 44 yaşındayken, gene profesör ama bu sefer kimya profesörü Joachim Sauer ile evleniyor. İlk evlilik “fizik”sel sorunlara takılıyor, ikinci evlilikte vücut “kimya”ları tutuyor, hâlâ evliler... Ancak “biyoloji” gene denk gelmiyor, çocukları yok.
*
Taaa 28 sene evvel
boşanmasına rağmen, ilk eşinin soyadını kullanıyor. Laf aramızda
“Eski
eşini unutamadı” filan gibi dedikodular var. Günahı boynuna...
“Merkel
soyadıyla tanındığım için değiştirmedim” diyor. Bir diğer sebep de
şu... Yeni eşinin soyadı, Sauer..
“Ekşi” anlamına geliyor. Oktay
Ekşi şeker gibi adam, kırılmasın ama, kadın zaten asık suratlı, bir de
soyadı
“ekşi” olursa?
*
Eşi, janjanlı adam,
papyon falan takıyor. Angela ise, battal... Üniforma gibi, hep aynı
kıyafetleri giyiyor, altında pantolon, üstünde ceketimsi bi şey, sadece
renkleri değişiyor. Langır lungur yürüyor. Mizahçılar en çok bu tarafına
vuruyor,
“köylü” muamelesi görüyor. Vur dediler, öldürdü, geçen
sene göğsü açık şifon bir gece kıyafetiyle baloya katıldı, memeler
kadraja sığmadı.
*
İtalya’da herkesin
içinde havluya sarınarak mayosunu değiştirmeye kalktı, İngiliz The Sun
Gazetesi’ne yakalandı, poposunun fotoğrafını yayınladılar. Memeler zarif
kaldı.
*
Umurunda bile değil...
Diyet yapmıyor. Spor yapmıyor. Kompleksi yok.
“Kadını sadece dış
güzelliği çekici kılmaz... Çekici olmasaydım, evde kalırdım. Halbuki ben
iki kez evlendim” diyor.
*
Magazin basını, en çok saçına takıyor... Ya kendisi kesiyor ya da sıradan kuaförlerle idare ediyordu. Berlin’de şorolo bi kuaför var, pek ünlü, adı şimdi aklıma gelmedi, başbakan olunca zorla oraya götürmeye başladılar, kuaför yumuşak, saç aynı saç.
*
İngilizce, Rusça
biliyor. Makine gibi, sabah 6’dan gece 24’e kadar çalışıyor. Sessiz,
sakin bir insan... Ama konuşmaya başladığında, büyülüyor,
“Yere bakan
yürek yakan” cinsinden.
*
Dans etmeyi sevmiyor.
Klasik müzik seviyor. Her sonbaharda Bayreuther festivalini asla
kaçırmıyor. Lüks sevmiyor. Şaibenin ş’si yok... Özel hayatında modası
geçmiş bir Opel’e biniyor. Şehir sevmiyor. Berlin’in dış semtinde
mütevazı bir evde oturuyor. Bahçesinde çiçeklerini çapalarken
dinlendiğini söylüyor. Bizimkiler gibi bahçıvan çalıştırmıyor. Hobisi,
eşine yemek yapmak... Alman klasiği
“patates çorbası”yla
parmakları yedirtir deniyor.
*
Hayali yok mu? Var...
Onun hayalini, bizim Mehmet Yılmaz gerçekleştirdi, Trans-Sibirya
demiryoluyla Moskova’dan Vladivostok’a uzanan tren seyahati yapmak
istiyor,
“Çocukluğumdan beri düşlerim, bir gün mutlaka” diyor.
*
Gelelim zurnanın zırt
dediği yere...
*
Birincisi.
“Biz sana en güzel
yerinden
120 dönüm fidanlık veriyoruz,
sen niye okul
açtırmıyorsun” diyemezsin... Vermiyorsa, sen de verme, açmıyorsa,
sen de açma, mecbur musun? Üstelik, Almanya’da
“Kimin fidanlığını
kime veriyorsun kardeşim” diye sorarlar, 120 sene yargılanırsın.
*
İkincisi.
“Türkleri sevmiyor”
deniyor, yalan...
“Sizi Avrupa Birliği’ne almayacağız, bugün de
almayacağız, yarın da almayacağız, siyasetçilerinizin sizi kandırmasına
izin vermeyin”
“doğru”ları söylüyor.
* diyor... Dost acı söyler. Dostumuz o bizim...
Uyanmamız için
Uyanamayanlar için
işini gücünü bıraktı, kalkıp buralara kadar geldi, bi de burda,
suratımıza söyleyecek...
“Sizi
kandırıyorlar, kandırmalarına izin vermeyin” diyecek.
