Yazı Boyutu : Yazıyı Küçült Yazıyı Büyüt
Mustafa Alican
alicanmustafa@gmail.com
Mukayyet Yüzyıl
24 Ocak 2011 Pazartesi 12:37

Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın dönemini konu edinen ve son günlerde büyük tartışmalar koparan “Muhteşem Yüzyıl” isimli dizi ile ilgili olarak kaleme almış olduğum “Muhteşem Yüzyıl”lar başlıklı bir yazıyı iki hafta önce yine bu sütunlarda dikkatinize sunmuştum.

Söz konusu yazıda diziye ilişkin çok genel bir değerlendirmede bulunmuş, “dizinin kimileri tarafından beğenilmemesinin son derece normal olduğunu, fakat bunun yasakçı bir yaklaşım üretmemesi gerektiğini” ifade etmiş, “en nihayetinde herkesin özgül bir tarih tasarımı olabileceğini ve bunun bir başkasının tarih tasarımı ile örtüşmesinin de gerekmediğini” vurgulamıştım.  

Bugün dahi aynı fikirdeyim.

Şu anda okumakta olduğunuz yazının yazılma nedeni, beni, konu ile ilgili “bir şeyler daha” söylemek gerektiği düşüncesine sürükleyen bir başka yazı: “Radikal” gazetesinin Pazar eki olan “Hayat”’ta yayınlanan, Bülent Somay üstâdın “Medyatik hikaye resmi hikayeye karşı” isimli makalesi.

“Tarihin Bilinçdışı” isimli kitabından çokça feyiz aldığım, derslerinde bulunma şansını elde edememiş olsam da kendisini hocam kabul ederek zatına hayranlık beslediğim yazar, adı geçen yazısında şöyle diyor:

“O yüzden de Süleyman’ın günahıyla sevabıyla ‘insan’ olmasına, kadın düşkünü bir diktatör, şımarık bir tiran gibi gösterilmesine itirazım yok, ama her an Topkapı Sarayı’nın kapısına park etmiş Jaguar’ına atlayıp gece kulübüne gidecekmiş gibi duran yeniyetme bir zengin delikanlı lezzetiyle davranmasına itirazım var.”

Yazar, görüldüğü üzere, haklı olarak “aktüel kalıpların” metnin (Derrida’nın diliyle söylersek, her tarih tasarımı bir tür metindir) görüngüsünü istila etmiş olduğunu savunuyor. Bu durumun da “tarihi eleştirir gibi yaparken bugünü tartışılmaz hale” getirdiğini ifade ediyor ve ekliyor:

“Resmi hikaye geçmişi kutsal hale getirip uyduruk ve idealize bir tarih yarattığı için kötü. Medyatik hikaye ise tarihi ortadan kaldırıp geçmişte olan her şeyi bugünün kostümlü suretleri haline getiriyor. İkisinden birini seçmek zorunda mıyız?”

Kendisine sormak isterdim: gerçekten de iki bile olsa, birden fazla seçeneğimiz var mı?

Somay’ın yazısının son cümlesinden, şahsım adına ben, “ikisinden birini” seçmek zorunda olmadığımızı, yeni perspektiflerin de üretilebileceğini anladım.

Fakat bu konuda birtakım “şahsi kuşkularım” olduğunu belirtmek isterim.

Bir sefer daha Bülent Somay’a başvuracağım.

“Tarihin Bilinçdışı”nın hemen “Giriş” kısmından bir alıntı:

“Dünyayı kavramak için kendimizi (“kavrayan özneyi”), kendimizi kavramak için ise dünyayı (“nesnel gerçekliği”) anlamamız gerek.”

Yazarın kitabın ilgili bölümünde de altını çizdiği gibi, bu bir paradokstur.

Kendisi bu paradokstan kurtulabilmenin yolunu “Marksist epistemoloji”de (bu şekilde bir kullanım var mıdır bilmiyorum, fakat meramımı anlattığını sanıyorum) bulmuştur.

Bu ne kadar doğrudur bilmiyorum.

Çünkü kerameti neden “iç”e değil de “dış”a hamletmemiz gerektiğini anlayabilmiş değilim. (Ya da neden “dış”a değil de “iç”e, fark etmez.)  

Sorunu çözebilmek demeyelim de, “kavrayan özne için çözülmüş kılmak, en azından benliği tatmin etmesi muhtemel bir çıkış yolu bulmak” için yine de şöyle söylenebilir sanırım:

“Özne, tarihselliğin koparılamaz zincirleri ile bağlamına sabitlenmiştir. Dolayısıyla bütün epistemolojik üretiminin sıhhati kendinden menkul bir doğruluğa mahkumdur. Bir başka ifadeyle, özneldir. Özneye bağımlıdır. Özgüldür.”

Bu tür bir yaklaşımın sorunu (nesnellik sorununu) çöz(e)meyeceğinin farkındayım.

(Çözülmesi gerektiğine kim karar verdi, gibi bir soru da sorulabilir ya, yeri burası değildir.)  

Fakat eğer “episteme” bir metinse, metnin bağlamı söz konusu epistemenin de bağlamıdır. Bağlamından söküldüğü noktada, bırakın doğru ya da yanlış olma pozisyonunu, mevcudiyetini bile yitirecektir.

Yazının konusu iyice dağılmadan söylemek istediğim şeye geleyim:

Tarihsel bir tasarımın (metnin) aktüel kalıplar tarafından istila edilmesi, “bugünün tartışılmaz hale gelmesi” sonucunu doğurmaz.

Bugün tartışılmazdır zaten.

Aktüel olanın metnin içerisinde bulunması (hatta metnin bağlamı olması) ilineksel değil, ontolojiktir. Metinde (burada dizide) görünür olup olmaması bu durumu değiştiremez.

Şöyle söyleyeyim:

Metnin aktüel boyutu (ya da aktüelin tarih-metinsel boyutu) görünür olsun ya da olmasın, hatta farklı şekil ve içeriklerde görünür ya da görünmez olsun, her halükarda elimizde birden fazla seçenek olmayacaktır.

Bütün seçenekler tek bir seçeneğin, öznenin özgül kavrayışının, yani birbirlerinin varyasyonlarıdır çünkü.

Bundan ötürü, bırakalım herkes kendi bakışını yansıtsın metne…

Son tahlilde, her tarihsel gerçek, sahibinin (kendisini üretenin, aktüalite üzerinden var kılanın) bilincinin sınırları içerisinde hapistir. Öznenin kendi tarihselliği ile mukayyettir.  

Bu “gerçek” (dikkat gerçek diyorum) kavransa hiçbir sorun kalmaz sanırım.

   

Yorum Ekle
Arkadaşına Gönder
Yazdır
KÖŞE YAZISI YORUMLARI
ömer hayam
Yorum yorum
bu ne güzel ve doyurucu bir yazıdır... zat-ı alinize teşekkür etmekten mutluluk duyarken daha sonraki yazılarınızı merakla belediğimi belirtmeliyim.. Ayrıca müsait bir vaktinizde sohbetinizde bulunup kıymetli fikirlerinizden istifade etmeyi de çok isterdim açıkçası... tekrar kaleminize sağlık...
25 Ocak 2011 Salı 01:18
YAZARIN DİĞER YAZILARI
ANKET
Okul Sütü Projesini Doğru Buluyor musunuz?
Okul Sütü Projesini Doğru Buluyor musunuz? anketi
Oylamaya Katıl »
» RSS
| Copyright © 2008 haberajans.com

Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Yazılım & Tasarım & Teknik Destek : Mahmut ÖZDEMİR