













American Enterprise Institute adlı düşünce kuruluşunun aylık yayın organı olan Public Policy Research dergisinin Nisan 2008 sayısında, genç ve radikal bir neo-con olan Michael Rubin’in, Türkiye ilgili bir makalesi yayınlandı. Türkiye’nin Dönüm Noktası: Türkiye’de Bir İslam Devrimi Olabilir mi? başlığını taşıyan makalesinde Rubin, saygın bir gazete olan Cumhuriyet’in genel yayın yönetmeninin hiçbir delil olmadan gözaltına alınmasını eleştiriyor, muhaliflerini susturma çalışmalarına medyadan başlayan AK Parti Hükümeti’nin ve Başbakan Erdoğan’ın gizli İslamcı ajandasına vurgu yaparak, Türkiye’nin, tarihinin en büyük tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu ileri sürüyordu.
Rubin’in iddialarına göre Türkiye’nin seküler ve anayasal sistemi daha önce hiç olmadığı kadar güçsüz ve zayıf durumdaydı. Ülkenin idarecileri, milyarlarca dolara hükmeden ve dünyanın her yerinde binden fazla okul açan Fethullah Gülen’e ölçüsüz bir hayranlık beslemekteydiler ve Ayetullah Humeynî’nin politikasını takip eden Gülen; dinler arası diyalog, teröre lanet ve demokrasi hayranlığı ile örttüğü gizli niyetlerini gerçekleştirmek için fırsat kolluyordu. Ulusalcı bir üslupla yazılmış olan kaygı dolu makalesinde Rubin, o sıralarda Türkiye’ye bir ziyaret gerçekleştirecek olan Condolezza Rice’dan rica ediyordu: Türkiye uçurumun kenarında. Lütfen Sayın Rice, onu aşağı itmeyin.
Michael Rubin, Nisan ayındaki bu yazısından sonra da Türkiye ile ilgili analizler kaleme almaya devam etti. Bazen Türkiye’nin Putin’i olan Başbakan Erdoğan’ın artık gitmeyi hak ettiğini, bazen Reha Muhtar, Can Ataklı vb muhalif gazetecilerin büyük bir tehlike altında olduğunu, bazen de AK Parti’nin dini hukukun üstüne koyarak kapatma davasını bizzat meşru kıldığını yazdı.
Soralım: Türkçe ve Arapça bilmediği halde Türkiye ve Irak uzmanı olarak “önemli” gazetelerde “önemli” yazılar yazan Michael Rubin kimdir ve hangi amaçlara hizmet etmektedir?
Kısa Bir Biyografi
1994 yılında Yale Üniversitesi’nde Biyoloji lisansını tamamlayan Rubin, artık hangi faktörlerin etkisi altında kaldıysa, aynı üniversitede tarih alanına yönelerek doktora programına kaydoldu. Modern İran’ı Anlamak başlıklı tezi ile 1999 yılında doktorasını tamamladı. Daha sonra sırasıyla Yale, İbrani, Süleymaniye, Selahaddin ve Duhok üniversitelerinde dersler verdi.
Tutkulu ve azimliydi. Ya da birileri elinden tutuyordu. ABD Savunma Bakanlığı’nın İran-Irak masasında danışman olarak çalıştı. 2002-2004 yılları arasında geçici Irak Hükümeti’nin kurmay danışmanlığını yaptı. İsrail, Bahreyn ve Tacikistan’daki ABD elçiliklerinde staj yapma fırsatı buldu. Tüm bunları yaptığında 30’lu yaşlarına henüz girmişti. Gençti. Doktorasını tamamlayalı daha iki-üç yıl falan olmuştu. Diyorum ya, ya aşırı çalışkan bir strateji dehasıydı, ya da birileri elinden tutuyordu.
Bu sırada araştırma ve yayın yapmaya da devam etti. Başta Middle East Quarterly olmak üzere birçok yayın organının editörlüğünü yapan Rubin, halen Washington Post, New York Times, Wall Street Journal, The New Republic, National Review [yayın organının isminde bulunan ulusal kelimesinden hareketle Rubin’in Türkiye’deki ulusalcılarla olan yakınlığı arasında paralellik kurmak biraz komploya kaçacağı için bu paralelliği kurmuyorum] ve The Weekly Standard gibi birçok yayın organında önemli analizlerini yayınlanmayı sürdürüyor.
Yeni Oryantalizme Katkı
Michael Rubin’in, yazdığı her makale, verdiği her söyleşi ve yaptığı her konuşma ile Bernard Lewis’in başını çektiği Yeni Oryantalizm’in değirmenine su taşıdığı bir gerçek. Ortadoğu’yu, İsrail ve diğerleri olarak görmeye eğilimli olan akademik tetikçiler güruhunun orta düzey bir mensubu olarak Filistin teröründen ve Filistin terörüne destek veren Araplardan ve İranlılardan söz etmeyi çok seviyor. Amerika’nın başta Irak olmak üzere bilumum müdahalelerini hararetle destekliyor ve Amerikan varlığının, Suudi Arabistan ile Kuveyt’in yaşamını sürdürmesi için gerekli ve zorunlu olduğu tezini savunuyor. İsrail’in terör devleti olarak anılmasından hiç hoşlanmıyor ve kim olursa olsun İsrail’i kınayan herkese savaş açmakta çok cesur davranıyor. İran’dan nefret ediyor. İran ile herhangi bir şekilde müzakere etmenin İran’ı tanımak ve İran rejimini güçlendirmek anlamına geleceğini ve Mahmud Ahmedinejad’ın, suikast da dâhil olmak üzere kullanılması mümkün olabilecek herhangi bir yöntemle ortadan kaldırılması gerektiğini savunuyor.
Kaleminden öfke damlayan bu genç adam, Türkiye ve İran’daki her gelişmeye “uzmanca yorumları” ile katkı sağlıyor.
Rubin’in Ortadoğu ile ilgili hiç mi iyi bir düşünesi yok?
Var elbette. Mesela Türkiye’nin Cizre, Mardin, Kayseri, Fatih, Bayrampaşa ve Sultanbeyli gibi şehir ve ilçelerinde kadınların başlarını örtmekle kalmayarak peçe kullandıklarını söylerken bizden biri gibi davranarak kaygılanıyor ve gönüllerimizi fethediyor.
İran’da insan hakları ve demokrasinin gelişmesi için kurulmuş olan Los Angeles merkezli MEHR adlı düşünce kuruluşunda yaptığı bir konuşmada, İranlıların yüzyıllardan beri medeniyete bekçilik ettiklerini, çok köklü bir medeniyetin birikimli torunları olduklarını, ancak İran İslam Cumhuriyeti’nin İranlıları özünden kopardığını ve yabancılaştırdığını, bundan dolayı da İran’daki yönetimin sona erdirilmesi gerektiğini söylerken neredeyse gözyaşlarına boğuluyor. İran’ın, Ortadoğu’daki istikrarın anahtarı olduğunu, bölgede barış ve istikrarın tesis edilmesi için demokratik ve barışsever bir İran’ın ne kadar önemli olduğunu anlatırken de aynı iyi niyetli üslubunu elden bırakmıyor. Kendisini heyecan ve hayranlıkla dinleyen İranlı insan hakları savunucularına yaptığı konuşmasını şöyle tamamlıyor: Güvenilirlik müttefikinizdir. Onu kaybetmeyin. Böyle iyi niyetli düşüncelere sahip olan ve Ortadoğu halklarının gelişimi için tıpkı onlardan biriymiş gibi heyecanlanan ve kaygılanan böyle bir uzman kötü niyetli olabilir mi?
Olabilir. Çünkü kerameti kendinden menkul iyi niyet havarisinin söylemleri, belli bir kesimin kaygılarına körükle gitme amacına yönelik olan iyi niyet giydirilmiş ucuz ajitasyonlardan başka bir şey değil. Yıllar önce Edward Said’in Bernard Lewis ile ilgili teşhisini hatırlayalım: Objektiflik ve tarafsızlık retoriğiyle doldurduğu cümlelerle kendi siyasi amaçlarını perdeleyen sözde bilimsel söylemler üretmek.
Rubin Yeni Bernard Lewis Olabilir Mi?
Boston’daki Northeastern Üniversitesi’nde profesör olan M. Shahid Alam’ın, dünyaya, son elli yıldan beri Siyonist Oryantalizm pompalamakla itham ettiği İsrail yanlısı Bernard Lewis’in doksan yaşını devirdiğini biliyoruz. Kuşkusuz onun boşluğunu tüm dünya hissedecek. Fakat bu boşluğu doldurabilecek birisi ortaya çıkarsa böyle talihsiz bir kaybı yaşamaktan kurtulabiliriz. Bu noktada Michael Rubin’in söz konusu boşluğu doldurmaya aday olduğu görülüyor. Peki, olabilir mi? Rubin kurtarıcımız olabilir mi? Bizi Lewis’in ardında bırakacağı dehşet verici “cehalet” çukuruna düşmekten kurtarabilir mi?
Neyse ki ve Tanrı’ya şükür ki hayır. Rubin ne Lewis kadar donanımlı ve etkileyici, ne de onun kadar sinsi ve ikna edici! O sıradan bir Pentagon tetikçisi ve yazdıkları ile hayranlıktan çok öfke uyandıran deşifre olmuş basit bir neocon. Neyse ki öyle… Bu ihtiyar dünya bir Lewis daha taşıyamaz…
