













Bir sözcüğe saplanıp kaldım. Hangisine, diye soracaksınız hemen. Bilmiyorum ki. Bilsem, kurtulacaktım ondan. Yokluk batağına düştüm oysa. Olmayan vücuduyla bütün çevremi sardı. Ne vakit hareket etmeye, ilerlemeye kalkışsam, saydam bir duvara çarpıp oturdum.
Sonunda yıldım ve yazmadan yaşamaya boyun eğdim. Ne kolay oldu ne de çabuk. Sonsuza kadar direnebilirdim. Ancak gücümü boş yere tüketmek istemedim. Beklemeyi seçtim: Nasılsa bir sebepten kırılacaktı üzerime örtülen toprak. Doğa devinecek ve hayatta olanlar için geçmişi yineleyecekti nasılsa. Bir aralık bulup dışarı çıkacak, yine yazacak, yaşayacaktım o zaman.
Ülke ülke gezip sözcükler satın alan bir şair olduğunu öğrendiğimde, aradığım fırsatı yakaladığımı düşündüm. Hiç duymadığım yüzlerce sözcük olmalıydı cebinde. Ya ödeyebileceğimden fazlasını isterse aradığım sözcük için? İstemezdi. Bir yazar olsa isterdi belki. Hele roman yazarı… Beni kölesi yapmaya bile kalkışabilirdi. Ne var ki bir şair asla böyle davranmaz.
İyi ama nerede bulacaktım onu? Kütüphaneler, kafeler, oteller, barlar, sinema salonları… Günlerce arandım. Derken bir ize rastladım: Angelopoulos. O, Şair’in nerede olduğunu bilebilecek tek kişiydi. Nasıl hatırlayamamıştım, filmlerinden birinde Şair’i anlatmıyor muydu zaten.
Çantamı hazırlamaya koyuldum. Yol, yolculuk hatta dönüş bile değil, çok sonrası, yeniden masa başında oturmuş yazan ben vardı aklımda. İçim içime sığmıyordu. İkisi şiir üç kitap, birkaç çamaşır, çorap, kazak, başka başka… Eksik olan duyacağım haberdi yalnızca: Theodoros Angelopoulos öldü. Lanet bir motosiklet gelip ona çarptı ve Angelopoulos öldü. Şimdi o sözcüğü asla bulamayacaktım.
Yazılış biçimi ve söylenişi hakkında hâlâ hiçbir fikrim yoktu ama artık bir bedeni vardı aradığım sözcüğün: Angelopoulos’a benziyordu. İlk bakışta, alelade bir ihtiyar adam. Yaklaştıkça imgeler çağlayan bir nehre dönüşüyor.
Anladım ki bu, beklediğim kırılmadır. Oturdum, yazdım.
