













“Dağı geçmek isteyen patırtısız yol alır. Kendi yerine doğayı dinleyerek yürürse ateşi, duman tütmezden önce, kokusundan sezer, parlamadan söndürür. Yoksa fidanlara yazık eden yangın onu da sarar. Sarınca ayaklarından başına, her yanını karartır. Büsbütün yazık olur” demiştik.
Dinlemediniz.
Hamaset nidalarıyla dolandınız dört yanı. Vardığınız her yerden bir kucak odunla döndünüz kazanınız için. Şimdi, bizim kursağımızda soframızdan eksilenlerin yası; siz, afiyetle yiyin pişirdiğinizi. İnsan kalbiyle özler, nasılsa bilmezsiniz.
Sessiz olsaydınız, öğüdümüzü tutup, dumanı tütmezden önce sezer, kıvılcım görmeden söndürürdünüz ateşi. Siz, bir oldunuz, körüklemeye üflediniz.
Fidanlara kıydınız. Yerinde söz etmiş Kemal Burkay, “ Kısa ya da uzun bir gelecekte özgür ve demokratik bir ülke kurmayı ve orada uygar insanlar gibi yan yana, elbet eşit koşullarda yaşamayı başaracağız. Ama toprağa düşen bu canlar artık yaşamayacaklar. Onların hayatı gençliklerinin baharında söndü.”
***
Geriye, büsbütün yazık olma faslı kaldı, ilk söylediğimizden.
Soluğunuz fayda getirmez artık efendiler. Tükürüğünüzü, parmağınızı ıslatmada kullanın. Canınız acımış gibi bağırmaya da davranmayın sakın. Dilinizi ısırıp söndürün bu ateşi.
Son çağrı olsun: Bizi, hepimizi, yakmayın!
