













Bursa’da, şehrin doğu sınırlarının Uludağ’a dayanan yamaçlarında sekiz yüz yıllık bir köy var: Cumalıkızık Köyü… Günümüzde neredeyse turistik bir müze haline gelmiş olan bu köyde diziler ve filmler çekilir ve köy, her yıl binlerce yerli ve yabancı turist tarafından ziyaret edilir.
Geçtiğimiz günlerde bu portalda yayınlanan bir Bursa röportajında hakkında önemli ayrıntılar verilmiş olan Cumalıkızık’ın girişindeki küçük meydanda asırlık bir çınar ağacı karşılar misafirleri… Aslına uygun bir şekilde, tarihsel dokusuna zarar verilmemeye çalışılarak restore edilmiş olan yüzlerce yıllık evlerin oluşturduğu tarihi köyün parke kaplı dar sokaklarında sağlı sollu tezgâhlar açılır. Yerel kıyafetler giyen ve Türkçenin yerel şivesiyle konuşan köylü kadınlar, gelenlere reçeller, ekmekler, çeşitli meyveler, üzerlerinde Cumalıkızık Hatırası yazan havlular, dantel işlemeli yazmalar, tahta kaşıklar vb satmaya çalışırlar. Özellikle Pazar günleri köy bir festival alanına dönüşür. Şehrin her yerinden ve komşu şehirlerden araçlarıyla birlikte gelen aileler, köydeki gözleme evlerinde neşeyle organik besinlerin tadına varırlar.
Bu hareketlilikten köylüler de son derece memnundurlar. Gelenleri pansiyona çevirdikleri evlerinde ağırlamaktan ya da misafirlerini, filmcilere kiraladıkları müzeleşmiş konaklarında gezdirmekten ticari bir haz duyarlar. Kınalı Kar ya da Yeşeren Düşler gibi televizyon dizilerinin çekildiği sokakları ve evleri büyük bir heyecanla temaşa etmek için kilometrelerce yol gelen insanlar, Cumalıkızık’ta ilahi bir cezbeye kapılmaktan kendilerini alamazlar.
Atom çağından Ortaçağ’ın nostaljik dünyasına geldikleri duygusunu yaşayan misafirler, kendileri için yaratılan bu tarihsellik içinde ruhlarını tatmin ederken, köylüleri, tıpkı evler ve parke döşenmiş sokaklar gibi görürler. Köylülerin şivesini son derece tatlı ve çok şeker bulurken, kendilerini tarihsel bir cennetin büyülü dünyasına girmiş talihli insanlar gibi hissederler. Cumalıkızık, hayatlarına tatlı bir ara verdikleri sevimli bir lunaparktır onlar için…
İlkokulu beyaz badanalı küçük sevimli okulunda okuduğum, köyüstünde top koşturduğum ve çocukluğumun Deli Balta filmlerinin çekildiği bu müze köyün sakinlerine gelince…
Onlar da kendilerine biçilen masal kahramanı rolünü içtenlikle benimsemişlerdir. Gençlerin, atalarının yaşam tarzlarına başkaldırarak şehre göç ettikleri köyün eski havası yoktur. On beş yıl önce futbol sahasında köyden olanlar takımı ile aşağıdan olanlar takımının (her öğlen paydosunda okuldaki köylü çocukları ile köyün üç yüz-beş yüz metre aşağısında bulunan gecekondularda yaşayan Kürt ve Laz ailelerinin yoksul çocuklarının neredeyse çocuksu bir faşizanlıkla birbirlerine gol atmaya çalıştıkları, çoğu kavgayla biten maçlar yapılırdı) kıran kırana maç yaptığı köy, hemen girişte bulunan mezarlığın sessizliğine bürünmüştür. Kış aylarında kimsenin uğramadığı köy adeta bir tatil beldesine dönüşmüş, sekiz yüz yıllık kökleri olan köy hayatı yıkıma uğramıştır. Yalnızca çekim günlerinde ve tatil günlerinde kalabalıklaşan köyün parke sokaklarında kasılarak yürüyen ve kibirle kısa Marlboro (burada hiçbir ilgisi olmamasına rağmen, Nobel ödüllü tek romancımız olan Orhan Pamuk’un, Kar isimli siyasi romanında, Amerikalıların insanlığa armağan ettikleri tek güzel şeyin Kırmızı Marlboro olduğunu yazdığını belirtmeyi ilginç buluyorum) tüttüren kendini beğenmiş oyuncuların gördüğü tuhaf saygı, bu yıkımın en büyük kanıtıdır.
Yazımızın başlığı, acı dolu filmleriyle tüm Türkiye’nin gözlerini yaşartan Küçük Emrah’ın büyümüş hali ile delikanlı çağındaki çapkın Emrah’ın filmlerindeki güzel Özlem Conker’in pek de değişmemiş güzel halinin bir araya geldiği Kınalı Kar isimli televizyon dizisinden mülhemdir.
Hatırlıyorum, sözünü ettiğim televizyon dizisinin çekildiği dönemlerde Cumalıkızık minibüslerinde Kınalı Kar’a Gider yazan tabelalar ve yine üzerlerinde Kınalı Kar – Cumalıkızık Hatırası yazan havlular olurdu. İnsanlar Kınalı Kar’a gider, Kınalı Kar’dan gelirlerdi. Dizinin çekildiği büyük konak huşu içinde ziyaret edilir, yaşlı gözlerle tavaf edilirdi. İnsanlar, köy sokaklarında gördükleri Emrah’a ya da Özlem Conker’e hayranlıkla bakarlar, kendilerini dizinin içinde hissederlerdi. Dizi, köyün ticaret hacmini ve potansiyelini düpedüz arttırmış, köyü film setine, köylüleri de doğal figüranlara çevirmişti.
Sözünü ettiğimiz dizi artık yok. Dolayısıyla Kınalı Kar da yok. Ancak Cumalıkızık’ta başka film ve diziler çekilmeye devam ediyor. Köy hâlen bir film seti olma işlevini sürdürüyor. Köylüler de figüranlığa devam ediyorlar. Elbette kendi bilecekleri iştir. Özgür iradeleri ve liberal demokratik sistemimiz bize herhangi bir kimseye karışamama kısıtlaması getiriyor.
Ancak söyleyin lütfen: Bu normal midir? İnsanların evlerinin müzeye, kendilerinin de müze eşyasına dönüştürülmesi hangi mantıkla açıklanabilir? Hayatın film setine dönüştürülmesi (ne karşılığında olursa olsun) insanların bir senaryo kahramanına dönüştürülmesi normal midir? Bu, bana sorarsanız, insanların özgürlüklerini satın almak ve onların mutluluklarını sürekli değişen yapay senaryoların içine hapsetmektir.
İşte ben buna Kınalı Kar’ın Laneti diyorum…
KINALI KARA ÖVGÜ
kınalı kar
kınalım