













Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler tuhaf bir işleyişe sahiptir.
Gerçekten de tuhaftır bu ilişkiler….
Toplumsal yapı “Yahudi karşıtı” denebilecek düzeyde bir “anti-Siyonist” bilince (bunu başka şekilde ifade etmek de mümkün) sahipken, siyasal yapı her zaman İsrail ile iyi ilişkiler geliştirmiştir.
Ülke nüfusunun önemli bir bölümü, hastalıklı bir şekilde, “ters giden” şeylerin arkasında tereddüt etmeden “Yahudi parmağı” ararken, idari elitler Yahudilerle her zaman “can ciğer kuzu sarması” olmuştur.
İsrail’i ilk tanıyan ülkelerden biri Türkiye’dir.
İsrail ile yoğun ekonomik ilişkiler kuran, Filistinli Araplar İsrail Hükümeti’nin “tel örgü çektiği” yerlerdeki fabrikalardan kovulurken İsrail’e işçi gönderen de…
Vatandaşları ASELSAN’daki şüpheli ölümlerin ardında MOSSAD parmağı ararken İsrail ile devasa silah anlaşmaları yapan da, İsrail’den tarımsal ürün ithal eden de…
Yöneticilerimiz kurulduğu günden beri İsrail’i çok sevmekte, halkımız (tepkilere paratoner niyetine, halkımızın büyük çoğunluğu diyelim) ise tiksinti derecesinde bir antipati beslemektedir.
İşin daha tuhafı da şu:
Bir zamanlar “Dicle kıyısında bir kurt bir kuzuyu kapsa” MOSSAD’dan bilenler bile “davul ve tokmağı” ele geçirdikleri zaman İsrail’i sevmeye başlamakta, bu ülke ile yakın ilişkileri sürdürme yanlısı oldukları beyanatları vermekte ve “o işler öyle değilmiş” deyip işin işinden çıkarak mevcut çarka eklemlenmektedir.
Yani Mavi Marmara baskınına kadar öyleydi, artık öyle değil…
Denilmesinden bir sakınca yoktur ki; İsrailli korsanların Doğu Akdeniz’de imza attıkları vahşet bir dönüm noktası oldu Türkiye-İsrail ilişkilerinde…
Baskından sonra giderek ivme kaybeden ilişkiler neredeyse kopmak üzere…
Öyle ki, gidişatın bir Türkiye-İsrail savaşına kadar uzanacağını savunan stratejistler bile mevcut ortalıkta…
Böyle bir savaş olur mu olmaz mı, bunu şimdiden tahmin etmek kolay değil, fakat İsrail’in baskından sonra sürekli olarak krizi tırmandıracak adımlar atması ve özellikle son günlerde İsrail’de yayınlanan önemli bir gazetede de ilginç bir şekilde altı çizildiği üzere “2011 seçimlerinde Erdoğan’a yarar sağlayacağı” korkusuyla Türkiye’den özür dilememe konusunda ayak diremesi ve Kıbrıs Rum Kesimi ile iş tutarak Doğu Akdeniz’deki hukuki statüsü şaibeli doğalgaz kaynaklarına göz dikmesi, iki ülke arasındaki ilişkileri geri dönülmez bir noktaya taşıdı bile…
Aslına bakılırsa “anti-Siyonist hareketin Türkiye şubesi” olan Necmettin Erbakan’ın rahle-i tedrisatından geçen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve ekibinin Ortadoğu politikası getirdi ilişkileri bu noktaya…
Erdoğan Hükümeti’nin İsrail’in “terör örgütü” olduğunu savunduğu Filistinli direniş hareketi Hamas ile ilişki kurması ve Hamas’ın, Filistinlilerin seçilmiş temsilcisi olarak kabul ettiğini ilan etmesi ile başlayan ilişkilerdeki çatırdama, Başbakan’ın Davos çıkışı ve sonrasında İsrail Dışişleri tarafından tertiplenen “alçak koltuk krizi” ile neredeyse kopma noktasına gelmişti.
İsrail’in "alçak koltuk"tan dolayı özür dilemesi ile belli ölçüde bir rahatlama dönemine girdiği izlenimi veren ilişkilerin aslında “artık pek de tamir edilebilir” olmadığını, “serumla ayakta durduğunu” kanıtlayan olay ise, Mavi Marmara baskını oldu.
Doğu Akdeniz açıklarında, uluslararası sularda Türk vatandaşlarını katleden İsrail’in kanlı baskını sonrasında yaşananlar değil, bizatihi baskının kendisi…
İsrail’in gemiye baskın yapabilme cesaretini gösterebilmesi…
Baskından sonra barış gönüllülerini “İsrail mahkemelerinde” yargılayacağını ilan etmesi ve yoğun uluslararası baskılara rağmen bir süre bu tutumunu sürdürebilmesi…
Şu anda gelinen nokta şu:
Artık “karaya oturmuş” olan Türkiye-İsrail ilişkileri, Türkiye’nin yeni vizyonuna uygun bir biçimde (tabi “İsrail’in de Türklerin mevcut konumlarını göz önüne alarak oluşturmak zorunda olduğu yeni vizyonuna” uygun olarak), şu ya da bu şekilde yeniden yapılandırılacak, restore edilecek.
Bu restorasyon sürecinin ne şekilde işleyeceği, içeriği ve kapsamının ne olacağı henüz veri değil, fakat Türkiye’nin tarihsel birikimi ve toplumsal yapısının, ilişkiyi yeniden inşa edecek Türk aktörler tarafından etkin olarak “içerileceğini” varsayabiliriz.
Çünkü ilişkilerin bu noktaya gelmesinin temel nedeni, tüm yaşanan siyasal krizlerin ardındaki gerçek neden, bana sorarsanız, Türkiye’nin İsrail’e dönük yaklaşımının siyasal ve toplumsal anlamda malul olduğu “dikotominin” toplumsal olanın lehine değişmeye başlaması ve siyasal elitlerin toplumsal tabanı daha çok yansıtmaya başlaması…
Şöyle söyleyebiliriz belki:
Türkiye’nin tarihsel mirası üzerinde “kanlı bir terör devleti” kuran İsrail’in, yine yüz yıl öncesine kadar “Türkiye vatandaşları” olan (yüz yıl tarihsel anlamda çok kısa bir süredir sevgili okur) Filistinlileri yok etmeye devam ederken bir yandan da Türkiye ile çok iyi ilişkiler kurması zaten başlı başına bir “garabete” tekâbül ediyordu.
Tarih, içinde bulunduğumuz günlerde, Türkiye-İsrail ilişkilerine dönük siyasal ve toplumsal bakışı birbirine yaklaştırarak bu “garabeti” izale etmeye çalışıyor.
“Denklem” her zamankinin aksine, bu sefer (böyle bir şey varsa eğer) “kolektif bilinçdışının” yönlendirmesi ile aşağıdan yukarıya doğru kuruluyor.
“Bastırılmış olan” bir nevi yüzeye çıkıyor.
Atatürk yaşasaydı İsrail olmazdı!