













İran’da yapılan seçimlerin ardından ortaya atılan hile iddiaları ve resmi sonuçlardan hoşnutsuz kitlelerin duruma yönelik “aktif” tepkileri, İran İslam Cumhuriyeti’nde bir rejim krizinin ortaya çıkmasına neden oldu. “Devlet”’in resmi seçim sonuçlarını koruma gayreti ve göstericilerin idare tarafından maruz bırakıldığı şiddet, krizin yönetim tarafından da ciddiye alındığını, hatta bu krizin rejimin sonunu getirebilme olasılığının göz ardı edilmediğini ve bu bağlamda da sorunu çözmenin en iyi yolu olarak Ortadoğululara özgü bir klasik olan “otur oturduğun yerde” yöntemini kullanma eğiliminde olunduğunu gösteriyor.
Öte yandan İçişleri Bakanlığı tarafından Dini Lider Ali Hamaney’e gönderilen ve “bilgilendirme” amacı taşıyan bir belgenin ortaya çıkması, ülkedeki gerilimin adım adım yükselmesine ve yayılmasına neden oluyor. Söz konusu belgenin sahte olup olmadığı bir tarafa, “Independent”’ın ünlü yazarı Robert Fisk’in belgenin doğruluğuna yönelik bir yazı döşenmesi ve İranlı yönetmen Marjane Satrapi’nin Brüksel’de belgeyi medyaya tanıtması, İran hükümetinin “sorunun üzerinden öyle pek de kolay gelemeyeceğine” işaret ediyor.
Ahmedinejad yönetimine muhalif olanlar yalnızca gazeteciler, yönetmenler ve reformcular değil üstelik. İran milli futbol takımının konfederasyon kupası maçına reformistleri destekleyen yeşil kol bantları ile çıkması ve İranlı taraftarların tribünlerde “cehenneme git diktatör” ve “oyum nerede?” gibi pankartlar açması, İranlı muhaliflerin, meseleyi uluslar arası bir sorun haline getirme konusunda kararlı olduklarının en açık kanıtı olarak duruyor.
Muhalefetin protestoları ve meselenin uluslar arası arenada yankı bulması, İran hükümetinin seçim sonuçlarında hile yaptığına yönelik kanının giderek yayılmasına neden oluyor. Tüm bunlara, Humeyni’nin İslam Cumhuriyeti’nin varlığından bile rahatsızlık duymakta olan hem İran’da yaşayan İranlılar hem de İran’da yaşamayan İranlılar ve İranlı olmayanların konunun üzerine gitmekte tereddüt etmeyeceği de eklenirse, İran’daki olayların “radikal bir dönüşümün katalizörü” olabileceğini söyleyebilmek için yeterince kanıta sahip olunmuş olur.
Kendisini bir tür “demokratik İslam Cumhuriyeti” olarak konumlandıran İran’ın şaşmaz dini lideri Ali Hamaney’in “rejimin selameti açısından Mahmud Ahmedinejad’ın yeniden seçilmesine” yönelik talimat verdiği iddiaları, siyaset üstü bir yerde olması gereken Hamaney’in güvenilirlik konumunu sarsabilecek sonuçlara neden olabilir. Böyle bir durumda ise cumhuriyet rejiminin resmi ideolojisi olan “Velâyet-i Fakîh” doktrininin zarar göreceğini ve sisteminin temelini teşkil eden bu kurumun önemini yitireceğini görmek için kehanete gerek olmadığını düşünüyorum.
Şah döneminde zulme maruz kalan kitlelerin kurtulması için Humeyni tarafından formüle edilen ve 1979 yılında gerçekleşen devrim ile iktidara gelen söz konusu ideolojinin zedelenmesi, İranlıların halen büyük bir bölümü tarafından kutsal olarak kabul edilen rejimin kutsallık yönünü törpüleyecektir. Yönetimin bunun önüne geçebilmek için sertleşmesi ve hukuksuzluk boyutlarında bir “devleti koruma refleksi” sergilemesi çok muhtemel gibi görünüyor.
Fakat cari olan durum her ne olursa olsun, son cumhurbaşkanlığı seçimlerinin, İran’da büyük kırılmalara yol açacağı bir gerçek. Bir tür isyan durumuna bürünen muhalif kitlelerin seslerinin daha çok duyulması ve zamanla bu seslerin çoğulcu bir demokrasinin inşa edilmesi noktasında önemli roller oynamasını bekleyebiliriz. Kendileri de en az statükocular kadar “devrim çocuğu” olan reformistlerin rejimin özüne ne kadar müdahale edip etmeyecekleri / edemeyecekleri meselesi bir tarafa, son gelişmelerin İran’da bir tür idari şeffaflaşma sağlayacağını umabiliriz.
Madalyonun bir de öte tarafı var tabi: Ahmedinejad hükümeti orantısız güç kullanarak muhalif sesleri susturmayı ve kendi idaresini sürdürmeyi başarabilir de… Dünya kamuoyunun ve İran halkının tepkilerine rağmen bu tür bir gelişme de mümkün. Ancak bu durumda, Süleyman Demirel’in deyimiyle “açık rejim” biraz daha beklemek zorunda kalır ve totaliter eğilimler yeni bir ivme kazanır. Bu sürecin nerelere kadar varabileceğini kestirmek ise zor ve bir ölçüde muhaliflerin “muhalefet arzuları” ile doğrudan ilintili.
Sonuç olarak denilebilir ki, geçtiğimiz günlerde otuzuncu yaşını kutlayan İran İslam Cumhuriyeti, tarihinin en önemli kırılma noktalarından birinde. Bu noktadan sonra ya daha güçlü ve totaliter bir biçimde varlığını sürdürecek ya da demokrasi rüzgârına kapılarak “dönüşecek”. Her iki seçenek de kendi içinde zorluklar ve riskler içerebilir. Her şeyden önemlisi her iki seçenek de İran halkı için oldukça sancılı bir süreç gibi gözüküyor.
