













İran ve Türkiye’yi Bölgemizde ve Türkiye’deki yerleri açısından kıyaslamak da öğreticidir. Nüfus ve ekonomik büyüklük itibariyle birbirlerine yakın olan bu iki ülke, dış politikaları açısından oldukça farklı durumdadırlar.
ABD yeniliyor ve Bölgeden çekiliyor. Bu kesindir. Konuşulan bu çekilmenin ne zaman olacağıdır.
ABD çekilmesinden sonra yeniden şekillenecek Ortadoğu coğrafyasında etkili olacak ülkeler içinde Türkiye’nin değil ama İran’ın adı geçmektedir.
ABD’nin en büyük kaygısı budur. Onun için bir yandan çekilmeye ilişkin hazırlıklar yaparken diğer yandan kendisinden sonra etkili olacak İran’ı nasıl engelleyeceğini düşünmektedir.
Türkiye’nin dış politikadaki “ağırlığı” ise, bizzat AKP’lilerin söylediği üzere, ABD’nin Ortadoğu’ya ilişkin planları içinde ne ölçüde yer aldığına bağlı hale gelmiştir.
Türkiye ile İran arasındaki fark, bağımsızlık ile bağımlılık arasındaki farktır.
BAĞIMSIZLIĞIN GÜCÜ
İran bağımsızlık politikası sayesinde, Avrupa Birliği’ne ve Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üye ülkelerle karşılıklı yarar temelinde ilişkilere sahiptir. Ve bu ilişkiler İran’ın elini kuvvetlendirmektedir.
İran, Şanghay İşbirliği Örgütü’nün gözlemci üyesidir. Ve tam üye olarak kabul edilmesi gündemdedir.
İran ayrıca, Dünyanın her tarafında emperyalizme karşı mücadele eden ülkelerle yakın ilişkiler geliştirmiştir. Venezuella Devlet Başkanı Hugo Chavez’in iki kez İran’ı ziyaret etmesi ve İran ile dayanışma içinde olduğunu ilan etmesi önemlidir.
Venezuella’daki iktidarın dünya görüşü İran yönetiminden oldukça farklıdır. Hugo Chavez sosyalist olduğunu söylemektedir. İran’da ise bilindiği gibi Şeriatçı olan bir iktidar söz konusudur.
Ama günümüzde belirleyici olan, emperyalizme karşı tutum olduğu için sonuçta sosyalist bir iktidar ile şeriatçı bir iktidar ortak bir noktada buluşabilmektedirler.
Kısacası antiemperyalizm veya başka bir şekilde ifade edecek olursak bağımsızlık politikası, günümüz dünyasında bir ülkeye büyük bir hareket sahası ve itibar sağlamaktadır.
ATATÜRK TÜRKİYE’Sİ
Atatürk Türkiye’si, yani bağımsızlığın dış politikanın esası olduğu dönemde Türkiye, o dönemin İran’ıyla kıyaslanmayacak bir ağırlığa sahipti. Atatürk döneminin Türkiye’si, Bölgesinde önder konumda olan bir ülkeydi.
Zamanın en önemli devletlerarası örgütlenmesi olan Milletler Cemiyeti’ne Türkiye üye olmak için başvurmamış, davet üzerine üye olmuştu. Yani Türkiye’nin üye olmamasının Türkiye açısından değil, söz konusu uluslararası kuruluş açısından bir eksiklik olduğu bir durum söz konusuydu.
İkinci Dünya Savaşı’na doğru gidilen yıllarda, bilindiği üzere Batı dünyasında ortaya çıkan rakip kamplardan her biri, Türkiye’yi kendi yanına çekmek için özel çaba gösterdi.
Bağımsız Türkiye her iki kampın da taleplerine direndi ve kendi çıkarlarının gerektirdiği Bölgesel birlikler oluşturmaya yöneldi. 1934 yılında Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında imzalanan Balan Paktı ile 1937 yılında İran, Irak ve Afganistan arasında imzalanan Sadabad Paktı Türkiye’nin Bölgesel inisiyatifi ve önderliği ile gerçekleşti.
Atatürk Türkiye’si savaşın tehdit ettiği Bölgemizde, güvenliğin, bağımsız inisiyatiflerle sağlanacağını düşündü, harekete geçti ve Bölge ülkelerini de ikna ederek söz konusu örgütlenmeleri gerçekleştirdi.
Bugünün Türkiye’si ile karşılaştırıldığında ne kadar uzak ve yabancı.
TAŞERON POLİTİKA
Bugünün Türkiye’sinin dış politikasını, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun sözleri ile aktaralım:
“ABD ile Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar, enerji güvenliği konularına ilişkin yaklaşımımız ve ilkelerimiz neredeyse aynıdır. O yüzden ABD ile ilişkilerimizde önümüzde altın bir işbirliği dönemi var. Türkiye küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak ve bu da Soğuk Savaş sonrasının yenidünya düzeni olacaktır.” (20 Mart 2009, Princeton Üniversitesinde yapılan konuşma)
Dışişleri Bakanı, açıkça ABD dış politikasının taşeronu olduğunu söylüyor.
Atatürk döneminin emperyalist merkezlerden tamamen bağımsız olan dış politikasının yerine, emperyalist bir devletin dış politikasına, kelimenin gerçek anlamıyla eklemlenmiş olan bir politika…
1930’larda itibarının doruğunda olan dış politikadan, bugün yerlerde sürünen duruma gelişimizi bu değişim anlatmaktadır.
KENDİSİ İÇİN BİR GÜÇ OLMAK
Bugünün İran’ı elbette,1930’ların Kemalist Türkiye’si ile aynı görülemez. Devrimin Türkiye’si, Ortaçağ’ın tasfiyesi alanında attığı dev adımlarla, Dünyada kendine apayrı bir yer yaratmıştı.
Ve bu konuda elde edilen başarılar, dış politikada Türkiye’nin elini güçlendiriyordu.
Bugünün İran’ı dış politikadaki bağımsızlıkçı tutumuyla, günümüzün Türkiye’sinden temelden ayrılmakta, dünya görüşündeki büyük farklılığa rağmen 1930’ların Türkiye’sine daha fazla benzemektedir.
Yani yabancı bir gücün taşeronu değil, kendi ayakları üzerinde duran ve kendisi için olan bir güç.
