













İran’ın uranyum zenginleştirme programının başarıya ulaştığının Ahmedinejad tarafından ilan edilmesinden sonra, İran üzerindeki uluslar arası baskı ve ambargo çabaları yoğunluk kazandı.
Uluslar arası Atom Enerjisi Kurumu’nun başkanı Mısırlı Baradey’in emekli olmasının ardından kurumun İran’a yönelik çok sert bir rapor yayınlayacağı ve bu rapor doğrultusunda da İran’a yönelik ambargo fikrine karşı çekimser olan ülkelerin de artık “tehlikenin farkına varacağı” konuşulmaya başlandı.
İran’a yönelik “sert yaptırımların” yürürlüğe sokulması yeniden gündemde…
* *
Bir ülke düşünün ki, ABD ve İsrail tarafından sürekli tehdit ediliyor.
Bir ülke düşünün ki, ABD ve İsrail tarafından sürekli tehdit edilmekle kalmıyor, uluslar arası medya kuruluşları ve büyük uluslar arası örgütler tarafından sürekli olarak “uyarılıyor,” sürekli “kötü adam” olmakla itham ediliyor. Kendisinden sürekli olarak bir korkudan söz edilir gibi söz ediliyor. Sürekli terörü desteklediği ve terör örgütlerinin ardındaki güç olduğu lanse ediliyor.
Bir ülke düşünün ki, iç politikadaki dengelerin değişmesinin ardından Irak ile savaşa sokuluyor ve çok değil, otuz yıl sonra “kanlı diktatör” denilerek idam edilen Saddam Hüseyin bu ülkeye karşı çok yönlü bir şekilde destekleniyor.
Yine bir ülke düşünün ki, tüm bu fiili saldırıların karşısında uranyum zenginleştirme programını geliştirmek için çabalıyor. ABD’yi ve İsrail’i “tıpkı onların kendisine yaptığı gibi” tehdit ediyor.
Bu ülke İran’dır.
* *
Bir ülke düşünün ki, kalkıp uzak bir kıtadan, Amerika’dan Ortadoğu’ya gelerek bölgede yıllarca süren savaşlar çıkarıyor. Petrolleri yağmalıyor, hükümetleri alaşağı ediyor ve kendi iradesine teslim olacak idari yapılanmalar kurmak için her yolu deniyor.
Bir ülke düşünün ki, kendisini Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olarak görüyor ve dünyaya “adalet ve demokrasi” getirmek gibi bir görevinin olduğunu iddia ediyor ve buna da bütün dünyayı inandırmaya çalışıyor. Yıllarca Saddam diktatörlüğünü hem siyasi hem de askeri olarak destekliyor, ancak aynı kişi kendi istekleri karşısında biraz tereddütlü davranıp “kendisine kafa tutmaya” başlayınca ülkesini harabeye çevirip onu “idam” ile cezalandırıyor.
Bir ülke düşünün ki, İran yönetimleri kendi arzusuna uygun oldukları sürece ortada herhangi bir “adalet, insan hakkı ya da demokrasi” sorunu görmüyor, ancak İran hükümeti kendisini muhalif olduğu zaman bu hükümetin “bölge için tehdit” olduğu propagandasını yapıyor. Bu ülke üzerinden sürekli olarak bir korku ortamı yaratmaya çalışıyor ve meşru hükümetin devrilmesi için herhangi bir çaba harcama eğiliminde gördüğü bütün odakları güçlü bir şekilde destekliyor.
Bu ülke ABD’dir.
* *
Bir ülke düşünün ki, tarihi boyunca herhangi bir vatana sahip olmamış insanlar tarafından “kan ve vahşet” üzerine kurulmuş olsun. Halkına yüzlerce pogrom ve katliam uygulayan Hıristiyanların aksine, yüzyıllar boyunca yurt ve adalet veren Osmanlıların parçalanması pahasına harcanan çabalar sonucunda ve terör eylemleri ile sindirilmiş bir coğrafyada kin ve düşmanlık üzerine kurulmuş olsun.
Bir ülke düşünün ki, bununla yetinmeyip kurulduğu günden bu yana Ortadoğu’da çıkan birçok savaşı ya bizzat çıkarsın ya da en ufak bir karışıklığı bile savaş haline getirsin.
Bir ülke düşünün ki, istihbarat kurumu diye bir terör örgütü kursun ve dünyanın her yanında durmaksızın kendi amaçları önünde engel olarak gördüğü insanlara suikastlar düzenlesin. Köyler bassın, çoluk çocuk demeden insanları kurşuna dizsin, canın istediği zaman canının istediği yere bombalar, füzeler fırlatsın ve sayısız insanın ölümüne, sakat kalmasına yol açsın, otel odalarında alçakça tuzaklarla insanları katletsin.
Tüm bunların ardından da, kalkıp “İran’ın kendisi için bir tehdit olduğunu” söylesin ve bu şekilde inanılması ve görülmesi için de elinden gelen her türlü çabayı ardına koymasın.
Bu ülke de İsrail’dir.
* *
Şimdi de bir kurum düşünün.
Bir kurum ki, dünyaya barış getirmek amacıyla kurulduğunu, insan hak ve özgürlüklerini desteklediğini ve dünyanın her yerinde bu amaçlar doğrultusunda örgütlendiğini ve çalıştığını iddia ve ilan etsin. Ortadoğu’daki “bütün insan hakları ihlallerini en ince ayrıntısına kadar” rapor etsin, kınasın. Dünya için “artık bir tehdit haline gelen” İran’a uluslar arası ambargo koyulması için büyük ve “önemli” çabalar harcasın, faaliyet göstersin.
Öte yandan, Ruanda’da yüz binlerce insan katledilirken pek de sesi çıkmasın, sussun.
Amerikan işgallerine karşı “etkin bir muhalefet” yürütmesin ve bu işgallerden hiçbirine engel olmasın. Üstüne üstlük, işgalcilerin enkazını temizleyerek onlara yardımcı olsun.
Gazze’de on yıllardan beri bir insanlık dramı yaşanırken yüzünü başka tarafa çevirsin ve yaşananları görmezden gelsin. Sonra da ortalıkta “evrensellik” diye gezsin.
Bu kurum da Birleşmiş Milletler’dir.
* *
Tüm bu söylediklerimizin ışığında şimdi yeniden düşünün…
Acaba dünya için tehdit olan kim? Sürekli olarak “tehdit olmakla itham” edilen ancak bunu doğrulayabilecek bir adım atmamış olan İran mı, yoksa her fırsatta kabadayı gibi davranan ve bütün meseleleri kaba kuvvetle çözmeye çalışan ABD mi? Yoksa bir yandan İran’ı bir yandan da ABD’yi kışkırtarak kendisi için menfaat temin etmeye çalışan İsrail mi?
