











Bu kadar insanın içinden, içinde kendini barındırmak.
İnsan dünyasının bir sürü hikâyelerini dinleriz. Filmlerini seyrederiz. Yüzlerinden okuruz. Kendimiz anlattırırız. İçimizde bu dünyalar renklenir, sürekli gezinip dururken kendimizi unutmaya başlarız. Daha ben kendimin ne olduğunu anlamadan başkaları gelir yerleşir içime. O kadar renkli ve parlaktır ki, kaybederim kendimi, kendi içimde. Sınırlarını çizmişimdir. O renkli kareler nereye kadar gidebileceğini bilsin diye. Sonra parmaklıklar ardına gizlemişimdir. Kimse gelip ulaşamasın diye. Benim kıymetlim olsun, sadece ben görebileyim diye. Ama ihtiyaç duyulduğu takdirde de ben anlatabileyim o renkli dünyaları. Ne kadar bencilce görünse de, aslında ne kadar fedakârca. Niyetimiz sadece insana yardım etmek. Kendimize değil.
Başkalarını yaşamanın sarhoşluğunu yaşarız bir süre. Ama biliriz ki, o dünyalar o kadar renkli, parlak ve güzeldir ki kendimize ihtiyacımız yoktur. Başkalarının bizdeki bu dünyanın hikâyelerine ihtiyaçları vardır.
Su akar, zaman geçer..
Gerçekten hayatımıza bu şekilde yön vermek bizi ne kadar incitmez? Kendimizi koruyabildik mi? Yaşatabildik mi? Herkesi dinlerken, onları içimizde barındırırken, kendimiz nereye gitti? Hep başkalarına zaman ayırırken ne kadar zarar verdik kendimize? Kim bilir?
Anladık..
Aslında sadece kendimize zarar verdiğimizi, anladık. Kalabalık içinde yok olmanın, tadına vardık. Gürültü içinde sessiz kalmanın, burukluğunu yaşadık. Gülen yüzlerin arasından bir damla, gözyaşı akıttık. Birbirini anlayanlar arasında anlaşılamamanın sinir bozukluğunu, yaşadık.
Biz eninden sonunda yalnız kaldık..
