













Muhayyel düşünür İbni Zerhani, “Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. Yazı hariç,” der Orhan Pamuk’un “Kara Kitap” isimli başyapıtının bir epigrafında. Bana öyle geliyor ki, o, yazının, yani edebiyatın hayattan daha fazlası olduğuna, onun ötesine geçtiğine ve edebi gerçekliğin somut gerçeklikten daha kuşatıcı olduğuna işaret etmektedir, sözünü ettiğim sözüyle.
İyi bir roman okuduğum her seferinde aklımın bahçelerinde yeniden ve tekrar tekrar kendini gösteren, yankılanan, ağzımdan çıkıp insanların kulaklarına ulaşan bu cümle, öğrencilik yıllarımda yurt arkadaşlarımdan biri tarafından pejmürde bir kağıt parçasına yazılarak mavi renkli KYK dolaplarından birinin kapısına yapıştırılan bu motto, Haruki Murakami’yi okurken yeniden düştü aklıma. Japon yazarın tuğla kalınlığındaki kitaplarının sayfalarını çevirirken ve saatler önce geç vakitlere, sonra da baharın başıbozuk neşesiyle zehirlenmiş sabahlara ulaşırken, sarmaşık kokularından sarhoş olmuş sokaklarda yankılanadurdu birkaç hafta. Kanımı zehirledi yine, kanımı zehirleyen bir yazarla.
Haruki Murakami, yeni nesil bir Japon romancı. Amerika’da yaşıyor. Yazdığı kitaplar, yalnızca Japonya’da on milyona ulaşan satış grafiklerini yakalıyor. Kitapları daha yayınlanmadan, henüz ön siparişteyken yüz binlerce kişi tarafından sipariş ediliyor ve insanlar, onun kitaplarını satın alabilmek için kitabevlerinin önünde çadırlar kurup nöbet tutuyorlar.
Birçok kişi tarafından anlaşılması zor bir tutkuyla Murakami’nin romanlarını takip eden milyonlarca insanı, azınlığın oluşturduğu bu talihli çoğunluğu anlıyor, onların neyin peşinde olduklarını ve neyi bulmayı umduklarını İbni Zerhani’nin sunduğu mercekten bakarak biliyorum: Aleme başkalarının gözünden bakmayı, bakabilmeyi arzuluyorlar.
Edebiyat (kuşkusuz iyi olanı), okuru, tek boyutlu dünyasından, kendi tarihselliği ile sınırlı ve kısıtlı varoluşundan kurtararak başka zaman ve zeminlere götürür. Ona başka ruh hallerini yaşatır. Başkalarının düşüncelerine nüfuz etmesini, onları edinmesini, onlarla iş görmesini, olmadığı yerlerde var olmasını ve yapmadığı şeylerde keyif almasını (elbette acı da çekmesini) sağlar. Bu anlamda insan ruhunu başkalaştıran bir iksirdir.
İyi edebiyatın okur üzerinde yarattığı bu çoğalma, başkalaşma, dönüşme ve nihai kertede zeminsiz kalma durumu (bu zeminsizlik, kuşkusuz süreklilik içermez) Haruki Murakami’nin romancılığı tarafından ustaca inşa edilir. Öyle bir ustalıkla ki, Murakami’de, örneğin Oğuz Atay, Eric Maria Remarque, Charles Bukowski ya da Mehmet Eroğlu okurken yaşanan boşluğa düşme duygusu ortaya çıkmaz. Sözünü etmiş olduğum boşluğun rahmi olan zeminsizlik, kederi absorbe eden yabancı bir meşguliyet duygusuyla ve yazarın metinlerinin hemen her tarafını istila etmiş olan akıldışı, ama akıldışıymış gibi gelmeyen tuhaflıklarla giderilir. Daha kötümser ya da gerçekçi bir ifade ile söylersem, örtülür.
Romanlarında farklı anlatım teknikleri ve biçimsel dizgeler kullanmayı seven Murakami, temel anlamda postmodern romancılardan (öncüleri Umberto Eco’dur) biri olarak görülebilir. Eserlerinde iç içe geçmiş öyküler, birbirlerini tamamlayan ya da eksik bırakan anlatılar, zamanlar ve mekanlar arası gidiş-gelişler, hayaller, rüyalar, konuşan kediler, dünyayı kurtaran deliler, deli akılılar ve akıllı deliler görülür, bitmez tükenmez sayfaların arasında bitmez tükenmez bir enerjiyle cirit atarlar. Olay ve olgular silik bir arkaplan gibi dururken; müzik, kitaplar, alkol, barlar, ormanlar, dağlar, yeşillikler, metro istasyonları, vücut bakımı, çamaşır yıkama, spor, mutfak masanı, markalar, kahve, kediler, kuyular, çöller, askerler, ölüm, ötede olmayan öte dünya, cinsellik vs gibi “dekoratif” unsurlar ön plana çıkarak yazarın kaleminin asıl büyüsünü kurar.
Murakami’nin “eksik” tarafı (!)
Haruki Murakami’ye yapılan en yaygın ve sert eleştiri, yazdığı romanlarda Japon kültürü ile ilgili izlerin bulunmaması, yer ve kişi isimlerinin dışında Japonya’yı ve Japonluğu yansıtmamasıdır. “Yer ve kişi isimlerini çıkarırsanız ya da değiştirirseniz,” denir, “Murakami Batılı bir yazara dönüşür.” Bu saptama yanlış değildir. Gelgelelim, otantizme eğilimli “özgünlük, kültürellik ve yerellik” sevdalıları tarafından dillendirilen bu durumun sorun olarak görülmesi gerekmez. Görülmemelidir.
En başından şunu söyleyeyim: Bir yazarın, daha doğrusu herhangi bir insanın, doğmuş olduğu yerin kültürünü ve değerlerini benimsemek gibi bir zorunluluğu olamaz, olmamalıdır. Yazar, arzu ettiği kültürel havzaya girebilmeli, arzu ettiği, anlatmak istediği yaşam biçimlerini anlatabilmeli, bundan dolayı asla kınanmamalı, hele hele asla “hain” ilan edilmemelidir. En nihayetinde, varoluşsal anlamda kimse doğacağı yeri ve kültürü seçemez, fakat yaşayacağı, benimseyeceği ve sahipleneceği yeri ve kültürü seçebilir. Bunu bir sorun olarak görmek ve göstermek bencillik, bu “sorun” üzerinden insanları üzerinde baskı kurmak faşistliktir. Kaldı ki, bir insanın yazdığı dili es geçip, örneğin Murakami’nin Japonca yazmasını göz ardı edip, onu “Japon kültürünü yansıtmamakla” itham etmek, en hafif tabirle cehalettir.
İkinci bir nokta, Murakami’nin, “gerçekten de Japon gelenek ve kültürünü bir kenara itmiş, kendisini ‘modern’ olarak kodladığı bir yaşam biçiminin kollarına bırakmış ve tarihsel / kültürel mirası ile bütün bağlarını koparmış olan insanları” anlatıyor olmasının, olabilmesinin göz ardı edilmesidir. Bu tür insanlar, bütün değer yargılarından bağımsız olarak söylüyorum, bütün toplumlarda bol miktarda mevcut olup, sayıları da hızlı bir biçimde artmaktadır. Toplumun, kendini, tarihe bağlayan zincirlerden kopması gerektiğini savunan insanların çok ciddi felsefi ya da düşünsel argümanları da vardır ve “radikal kopuş” diyebileceğimiz bir “gelenekten sapma” sürecinin kötü olduğunu kanıtlayacak herhangi bir kanıt da mevcut değildir.
Konuyu dağıtmadan meselemize dönersek; Murakami’nin kahramanlarının (örneğin Zemberekkuşu’nun Güncesi’ndeki Toru Okada’nın ya da İmkansızın Şarkısı’ndaki Vatanabe’nin) Japon kültürünü yansıtmayan bir hayat biçimine sahip olmalarının, bunun da ötesinde, romancımızın söz konusu “kültürel anlamda yansıtmama” durumunu, bu konuda sert eleştirilerin yapılmasına zemin hazırlayacak kadar başarılı bir biçimde ortaya koyabilmesinin, söze dökebilmesinin yerilmesi değil, övülmesi gerekir. Bu başarının ne pahasına elde edildiği (Murakami’nin kendisinin de yaşamakta olduğu bir “kültürel kopuştan” söz edenler vardır çünkü) yazarın dışında kimseyi ilgilendirmez. Zira okur için, Murakami’nin romanlarında, örneğin dinsel öğelerin mevcut olmaması, kahramanların sanki “dinsel düşünme biçiminin” mevcut olmadığı ve “dinin / dinsel olanın toplumsal hayattan sökülüp atıldığı” dünyalarda yaşamaları, anlaşılmaya çalışılması gereken (tarihsel ve somut) bir olgu olarak görülmeli, kendisine “iyilik, kötülük, güzellik ya da çirkinlik” gibi değerler yüklenerek yargılama konusu edilmemelidir. Okur yargıç değildir, okurdur.
Murakami’nin gözleri
Yazının başında da altını çizmiş olduğum gibi, iyi edebiyat, somut gerçekliğin çok daha derinine ulaşır ve okurun olay ve olgulara çok boyutlu bir perspektiften bakabilmesini sağlar, sağlamalıdır. Dolayısıyla, iyi edebiyatın sunduğu dünya, kendi dünyamızda mevcut olan değerlerin tarihselliği ile kirletilmemeli (olmakta olduğu şey halinden çıkarılmamalı), okur için, keşfedilmesi bekleyen bakir bir “harikalar diyarı” olarak görülmeli, konjonktürel kavrayış biçimlerine kurban edilmemelidir. Murakami, başka hiçbir şey için değilse bile, salt sağlayacağı edebi haz için okunmalı, kaleminden çıkan binlerce sayfa, sırf okurken hissedilen o kaybolma duygusu için sabırla arşınlanmalıdır.
Haruki Murakami, eserlerinde, klasik müziğin büyüsü, konuşan kedilerin tahrikkâr neşesi, “bendeniz Nakata pek akıllı sayılmam” diyen metaforik düşünme yetisinden yoksun “halinden memnun” kahramanların masumiyeti, aşkı bir baş ağrısı gibi çeken cesur aşıkların hesapsız davranışları, dünyaya kurumuş su kuyularının dibinden bakan “tutunamayanların” çaresizliği ve metafizik yeteneklere sahip güzel kadınların vaat ettiği ham hayallerden büyülü, tuhaf, çekici ve sürükleyici bir evren yaratmaktadır. Okura, katman katman anlamlardan, yalnızca uçları görünen buzdağlarından, derinliği konusunda tahmin yürütülemeyen vaatkâr bakışlardan ve sigara izmaritlerinden oluşturulmuş ham, ama tatminkâr hayaller vaat etmektedir. Saatler tarafından bıçaklanamayan keyifli bir okuma, uykunun bile önüne geçemediği sevimli bir kaybolma ve yitirildiği sanılan “hallere” bir kez daha ve yeniden tutunma şansı bahşetmektedir.
Siz Haruki Murakami’yi okumadınız mı daha? Çok yazık!
Hoşamedî
Özgür EDEBİYAT !
Esrarengiz