













Yoksul geçen günlerinden bir günde; kapitalist ama en kapitalist olmaya karar verdiğinde bile vicdan azabı çekmişti, içindeki iyi şeyleri de yitirmekten korkmuştu. Paranın kendisini değiştirmesi mümkün olamazdı, borsa da , olmadı banka kartlarında , dibe vurması, yoksulluğuna çare olmamış, kapitalist hiç olamamıştı, olamazdı da. İçindeki insan değişmemeliydi. Yıllardır değil miydi ki tek amacı iyi bir insan olmak.. bu iyi insanı kaybedemezdi ki.. bu hikayeyi beğenmense de insan gibi yaşamalıydı. Başka başka yönleriyle kavramalıydı hayatı, hayatın tüm sırlarına vakıf olabilmeyi, içeriden dışarıya bakan bir Arap kızı gibi yağmurların her kirliliği alıp götürmesini izlemeliydi, sanki hayatın içinde hikaye okuyormuş gibi, ve dışarıdan bakanların baktığı gibi yaşamın kişiye has mahremiyetini korumak ister gibi.. nefrete yakın bir tahammülsüzlükle, tv deki reklamları tıkladığında geçiyordu bunlar aklından, ve dışarıdan gelen bu sıkıntıya katlanmak ne kabul edilemezdi. Bütün bu kirliliğin başında yok muydu bu reklam? Kendini teşhir etmek tüm mahremiyetini insanlara açmak, arzulanabilir hale gelmek, neredeyse orgazm olmak üzere olan kadının ağzındaki lokmayı arzu edeceğimizi nasılda hesaplıyorlar değil mi? Oysa ki, bir doktora göstersen, yenilmesin , içilmesinler listesinde olmaz mı? Ve Liman biliyordu ki, hayatının tüm bunlardan koruyacak kalkanda kendi iradesi olacaktı. Öylede oldu nitekim, her ne kadar toplum dışına itilmiş olsa da, kendisine zorla belletilmeye çalışılan her şeye yakın olmaya uzak durabilmişti. Durabilmiş miydi? Evet Canının çektiği, sinirlerinin reddetmekten doğan gerginliğini aşabilmesi çok zor olmuştu ama bilinciyle biliyordu ki, bütün bu görsellik, bütün bu muhteşem görsellik, içindeki mahrem kalmış çirkinliğin paketlenmesiydi.
Hiçbir şey bu kadar karışık olmazdı, Tuna Karadeniz’e , ve petroller okyanusa akarken, kirletirken kirlilik tüm yaşamı, ve bir kalkan olamazken, sermaye siyaset iradesi, kalkanı olamazdı, füzelerin.. ve bilmem ne ülkesi tehdit değilse ve bu kayda geçmişse, tehdit neydi? Füzelerin uçuştuğu o muhteşem teknoloji o önüne geçilemez savaşma arzusu, tıpkı o reklamlardaki kız gibi parlak, cazip. Sorsan ki bir sahnede silah varsa mutlaka patlamaz mıydı?
Otuz beşinde; üç yaşındaki bir bebeğin parmak uçlarıyla dokunuyordu yüreğine dokunan her şeye. İradesizlikti dışlanmışlıktı çocukluğunun varlık içindeki yoksunluğu ve bastırılmış özgüvensizliğiydi. Elbette ki her şey mutlaka ‘’çirkin’’ değildi. Sadece hayatın bir penceresiydi çaresizliğe açılan. Kırık dökük pencerelerden akan; yalnızlıktı. Kim yalnız değildi ki? Evi ve işi arasında güneşi görebildiği, hayatı kıpır kıpır yakalayabildiği tek zamandı yollar, kaldırımlar. Hep aynı kişiydi sanki insanlar. Çaresiz, yorgun yüzler; koşturan bacaklar; peynir, zeytin, patates taşıyan kollar.. ve özgürlük bu sokaklardı. Ve bu özgür insanı avlamaya çıkmış reklam panoları!! Hıh! Ki ne hıhh! Banka da mesela; dersin ki ‘’Mona Lisa’’ öyle özenle asılmış bir tabela. ‘’kurbanlar Allah a yaklaştırır’’ bunu otobüs durağında görse o kadar yadırgamazdı Liman. Ama Allah’ın yasağı faizin cirit attığı bankada; kurbandan bahsetmek yapılacak son şey olsa gerekti. Zira esaretlerin başlangıcıydı banka. Zor ama çok zor artık bu modern yaşamın, bu esaretten kurtulması. Buna rağmen kişisel kurtuluş savaşını vermek mümkündü. İnsanın ‘’ bu kadarı kafi’’ lerini tespit etmesi yetecekti. Kafiydi gereği yoktu artık tüketmeye. Kafiydi eşyadan uzak mekanlar, hayatlar. Boş ve ferah alanlar. Ohhh.
Ülkemde öyle, tıkış tıkış evler gibi..
Tabiî ki krallar hep mutluydu, kılıçlarıyla kalkanlarıyla… Otoritelerini daim kılmak adına, sevaplarını yazmaya yetişemiyordu melekler. Tanrı adına (!) evet bu füze kalkanını kurmakla ne sevap işlediniz işliyorsunuz, nesilden nesile devam edecek bu hayır hasenatınız (!). böyle kalıcı hasarlar pardon eserler gelecek nesillerin sağlıklı ölümleri için ne hoş.. sağlıklı bir halde; dişlerini fırçalamış, sekiz saat uyumuş,cevizinizi fındığınızı yemiş, yani ekranlardan bas bas bağrılan tüm tavsiyelere uymuş sağlıklı bir birey olarak sokağa çıktığınız bir günde; bir Iraklı çocuk bir Hiroşimalı çocuk kadar sağlıklı hem de; sokağa çıktığınız o günde patlayabilirsiniz. Güzel güzel ölürsünüz…
Gerçekten sağlıklı olduğu günlerde insanların ölümü hiç düşünmüyor olması ilginç geliyordu Liman’a. Oysa hastalandığında, ölümün ne kadar can sıkıcı olduğu, ölümün ne denli kabul edilmez olduğu geliyordu aklına. Sevdiğin her şeyden yoksun olarak, ve derdini anlatamadan ölüp gitmek hiçte iyi değildi. Hastalığı boyunca insanın ihtiyacı olan o sevgi dolu omuz, o sıcak çorba. Neymiş dünya! Kiminmiş dünya! Kim kirletiyor! Kimin hakkı var buna? İnsanları ölüme götüren savaşların içinde olmamalıyız. Kimin pisliği bulaşıyor hayata… Nezaketi kendine menkul sayan bir anlayışın dışındaydı sokaktaki insan. Sokaktaki insan yukarıdakine göre sıradandı ve sıradanlık tuvalete bile koruma ordusuyla gitmekten daha iyiydi. O ekranlarda yücelmeyen bir yaşamdı sıradanlık. Çaydanlık!!!!
Ağzı burnu dağılmış bir üniversite öğrencisi gibiydi hayat; çarkının saraylarda döndüğü, ve ekranlardan sızdırılan korku...
çığlıksa içinde bende varım