













Derviş Zaim’in yeni filmi Gölgeler ve Suretleri Ara Bölge’de yapılan gösteriminde izledim. Film başladığı andan itibaren beni rüyasının içine soktu ve sonuna kadar götürdü. Salonda hemen hemen hepsi tanıdık olan kırk kadar kişiydik. Filmin içindeki oyuncuların çoğu da tanıdıktı, yönetmen dersen arkadaşım… Mekanlar bildik mekanlar… Anlatılan hikaye parçası olduğum toplumsal belleğin en can alıcı noktasından... Bunun aslında rüyayı biraz engellemesi gerekirdi ama filmin başarısından olmalı ben görebildim onu… Aslında ben sinemaya yalnız gitmeyi severim. İzlerken yanımda birinin bulunmasında o kadar da sorun yoktur; yanımdaki biraz enerjimi çalar, hafif konsentrasyonumu bozar ama insan birinin yanında da uyuyup rüya görebilir sonuçta... Esas mesele film sonrasıdır.Filmden sonra yalnız olmayı, bir süre filmle birlikte dolaşmayı severim. Kalabalık içinde olabilir bu ama kimseyle konuşmadan... Hani rüyadan uyanıp yataktan hemen kalkamamak gibi.
Derviş, deveye hendek atlatmış, bir Kıbrıs filmi yapmayı başarmış ama birkaç hendek daha atlatması gerekecek anlaşılan. Hem de bu deve inatçı mı inatçı. Filmle ilgili konuşmalar bitmiyor bir türlü. Kıbrıs sorunu filmi de yaralamaya devam ediyor. Filmden sonra üç Kıbrıslırum üç Kıbrıslıtürk arkadaşla gittiğimiz kafede cansiperane filmi savunurken anımsadım şimdi kendimi. Rüyama sahip çıkmak gibiydi biraz. Kimse filmin sanatsal başarısından söz etmiyordu anlaşılacağı gibi... Mesele dünyadaki meselelerin en mühimi yani Kıbrıs meselesiydi. Bütün ada erkek nüfusunun uzmanı olduğu alan yani... Bu film ne ölçüde “doğruyu” yansıtıyor, ne ölçüde bir barış projesi, buydu esas konuşulan. Örneğin TMT vurgusu ve felaketteki sorumluluğu neden eksik eleştirisi… “Filmdeki Rumlar neden daha zalim?” diye bir itiraz var mesela, Rum polislerin yapmış olduğu eziyet üzerinden... Bütün bu yorumlar karşısında filmi izlerken kimsenin milliyetine dikkat etmediğimi, bazı insanlık durumlarını izlediğimi fark ediyorum… Yani polislerin zulüm yaptığı sahnede bir Rum polisi değil de sadece zalim bir polis görüyordum. Sonuçta filmin başrolünde Kıbrıslıtürkler var. Yani özdeşlik kurduğumuz kahramanlar onlar. Hikaye de daha çok onların trajedisi üzerinden anlatılıyor. Bunu bir Rum yönetmen yapsaydı şahane birşey olurdu ve büyük bir barış projesi olarak ortaya çıkardı. Derviş başrol kahramanını bir Rum olarak seçip bir 1974 filmi yapsa ona da bir barış ödülü vermek gerekirdi.
Aslında filmi sadece Kıbrıslılar böyle izliyorlar. Yani kendi tarihlerini izledikleri gibi... Herkesin kendini en mağdur saydığı tarih anlatılarıyla ve buna barışçı cepheden yapılan itirazlarla... Bir başka ülkede bu film sadece bir köyde şiddetin nasıl doğduğu üzerinden izlenecek. İzleyenler hangisi Kıbrıslıtürk hangisi Kıbrıslırum onu bile anlamayacaklar.
Derviş 1963’ü kendi bildiği, başkalarından dinlediği gibi anlatmış. Zaten ben subjektif bir film yaptım diyor. Mesele Kıbrıs ya isteyen istediği yöne çekiyor. Filmin sonunda “T.C Yardım Heyeti “ gibi sponsörler, galada milliyetçi cephenin lideri Derviş Eroğlu’nun beğeni dolu sözleri hemen bu filmin “yanlış” olduğuna dair işaretleri oluşturuyor. Zor iş doğrusu...
Peki ezberi bozan başka durumlar yok mu? Filmde Kıbrıslıtürk ve Kıbrıslırum oyuncuların işbirliği, yapımın Kıbrıslırum ve Yunan ayakları filan...
Ama konu hassas mı hassas. Öyle hassas ki 48 yıldır hemen hemen hergün bir ülke halkı bunu konuşuyor. Filme bayılan pek çok Kıbrıslırum arkadaşım var. Belli ki onlar da benim izlediğim gibi izlemişler. Zaten ben onların Kıbrıslırum olduklarının filan farkında değilim onlar da benim Kıbrıslıtürk olduğumun farkında değiller. Barışseverler diye başka bir anti-millet var galiba.
Mesele Kıbrıs sorunu olunca herşey iki katı zor. Bazı yorumlar benim de kafamı bulandırmıyor değil. Sonra birden silkiniyorum ve filmi izlerken kurduğum gönül bağını, gördüğüm rüyayı yanımda oturan Maria’nın gözyaşlarını anımsıyorum.
Bunu söylemeye gerek bile yok. Derviş Zaim çok başarılı bir yönetmen. Peki bir barış kahramanı mı? Bence değil ama barıştan bir kalp taşıdığına eminim.
