













ABD’nin 11 Eylül saldırılarından sonra, önce Afganistan’ı, ardından da Irak’ı işgal etmesi, Ortadoğu’daki siyasi dengelerin yeniden düzenlenmekte olduğu yönündeki düşüncelere önem kazandırdı. Bu duruma paralel olarak bölge ile ilgili çalışmalar yapan düşünce kuruluşlarının da önemi arttı ve uzmanlar gazete, radyo, televizyon gibi iletişim araçlarında daha çok boy göstermeye başladılar. Ortadoğu ile ilgili yayınlanan kitap, makale vb çalışmaların sayısı hızla çoğalıyor. Bu noktada, Amerika’nın nihai hedefinin İran olduğu düşüncesi, İran ile ilgili araştırma ve yorumların da sayısal olarak çoğalmasını tetiklemiş durumda. İran ile ilgili komplo teorilerinden tutun da, İslam devrimi sonrası İran’da gelişen anti-semitik ve kökten dinci eğilimleri uzman gözüyle inceleyen eserlere kadar sayısız çalışma kitapçı raflarında birikip duruyor. Bu tarz çalışmalardan birisi de, 1966 yılında Tahran’da doğup büyüyen, bachaloryasını Tahran Üniversitesinden alan ve 1997 yılında Oxford Üniversitesinde doktorasını verdikten sonra ABD’ye yerleşen ünlü İranlı İran uzmanı Ray Takeyh’in Gizli İran, İslam Cumhuriyetinde Güç ve Paradox adlı çalışması…
Council on Foreign Relations ’ın kıdemli üyesi olan Takeyh’in temel ilgi alanlarını İran, İslamcı hareketler ve Ortadoğu politikaları oluşturuyor. Ulusal Savunma, Yale, Berkeley ve California Üniversiteleri ile Washington Yakındoğu Politikaları Enstitüsü’nde görev yapmış olan Takeyh’in çalışmaları, Foreign Affairs, Foreign Policy, The Washington Post, The Los Angeles Times, The Financial Times ve International Herald Tribune gibi dünya çapında saygınlıkları olan yayın organlarında yayınlanıyor. Bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiyle kitaplar ve makaleler kaleme alan, konferanslar veren ve televizyon programlarına katılan Takeyh, yaşamını Washington’da sürdürüyor.
Ray Takeyh, İslam Cumhuriyetinde Güç ve Paradox alt başlığı ile 2006 yılında yayınladığı Gizli İran adlı eserinde, temel anlamda, Batı dünyasının kolektif zihninde şekillenmiş olan İran fenomeninin eksik ve kısmen de yanlış olduğu noktasından hareketle İran’ın şifrelerini çözmeye girişiyor. İran’ı anlama noktasında, haklı olarak, Batı dünyasının dışarıdan bakan olmaktan kurtulamadığını, bunun sonucunda da İran’ı fantastik ve gerçeklikten yoksun bir algı ile algıladığını vurgulayan yazar, özellikle şahlık rejiminin yıkılmasından sonra kurulan İran İslam Cumhuriyeti’nin tamamıyla yanlış anlaşıldığı ve medeniyete düşman bir kalıba sıkıştırıldığı görüşünde… Kendisi de bir İranlı olan yazar, hassas Ortadoğu dengeleri için bir tehdit arak gördüğü İran’ı “dize getirmek” isteyen ABD’nin, öncelikle onu iyi analiz etmesi gerektiğine, fakat Amerikan yönetiminin bu gerekliliği maalesef yerine getiremediğine işaret etmekte, ardından, sözünü ettiği analize bizzat kendisi girişmektedir.
İran’ı Yanlış Anlamak başlıklı giriş bölümünde, Batı dünyasının önyargılar üzerine inşa ettiği bir İran’ın resmini çizen yazar, sonraki beş bölümde, sırasıyla, İran-ABD düşmanlığının temellerinin oluştuğu Musaddık dönemi millileşme faaliyetlerini ve ABD’nin hayati bir yanlış yaparak desteklediği 1953 darbesini, şahlık rejiminin son dönemlerini, Ayetullah Humeyni ile kesin ve son şeklini alan halk hareketini, rehine krizinden sonra iyice derinleşen ABD-İran düşmanlığını ve iki devletin de zaman zaman gerçekleştirmeye çalıştığı barışma girişimlerini işlemekte, 11 Eylül saldırılarından sonra ABD halkının zihninde oluşan olumsuz Müslüman imajından sonra ise, iki devlet arasındaki güvensizlik duvarının iyice güçlendiğinin altını çizmektedir. Altıncı ve yedinci bölümlerde, İran’ın nükleer enerji serüvenini, İranlıların bu tutkusunun temelinde yatan İran-Irak Savaşı’nı, bu savaş sırasında ABD ve Batı’nın gözü önünde Irak’ın İran’da kullandığı kimyasal silahları ve bu insanlık dışı silah kullanımının İran’ın nükleer enerji elde etmeye yönelik çabalarında oynadığı rolü gözler önüne sermektedir. Sekizinci ve son bölümde ise, İslam Cumhuriyeti’nin, kurulduğu dönemlerden beri diline pelesenk ettiği İsrail ve Siyonizm konularını, İranlıların terörle ve terör örgütleriyle olan ilişkilerini anlatmaktadır.
Ünlü İran uzmanının çalışmasında en ilgi çeken satırlar, nükleer silahlanma ile ilgili olarak kaleme aldıklarıdır. İran’ın nükleer silah elde etmek için yaptığı çalışmaları irdelerken bir Amerikan politikacısı tarafından kaleme alınan kibirli bir metin okuduğumuz izlenimine kapılmamızı sağlayan İranlı Takeyh, nükleer silah elde ederek dünyanın güvenliğini tehdit edecek olan köktenci ve dik başlı yönetimlerin hizaya getirilmesi (!) görevinin Tanrı tarafından sanki ABD’ye verilmiş kutsal bir gören olduğuna inanmamızı istiyor gibidir. Aynı şekilde yazarımız, ABD ve İsrail’in neden nükleer silahlara sahip olduğu sorusunu pas geçmekte, Ortadoğu’daki korkunç ve zalim Amerikalı ile işgalci ve katil İsrailli imajının sözü edilen ülkelerin nükleer yeteneklerinden kaynakladığını da görmüyor gibi yapmakla kalmayıp sözü edilen bu işgalci nükleer güçlerin kimler tarafından durdurulacağını da söylememektedir. Tüm bunlardan sonra Takeyh, Irak’ın işgaline övgüler düzmekte ve eserinin 218. sayfasında şöyle demektedir: Amerikan işgalinin gölgesinden doğan yeni Irak, sadece gaddar Saddam Hüseyin rejiminden daha insancıl bir toplum olmakla kalmayacak, aynı zamanda İranlı komşusuyla daha rahat bir biçimde yaşamaya istekli, huzur dolu bir devlet olacak. Bu gelişme sadece İran ve Irak için değil, Amerika için de iyi bir gelişme olacaktır…
Amerikan yanlısı yaklaşımları ve İran-karşıtı kurgusu ile öne çıkan eser, Cem Küçük tarafından Türkçeye kazandırılmış olup her şeye rağmen günümüz İran’ını doğru okuyabilmek için önemli ve yararlı bir rehber olma özelliğini içinde barındırmaktadır.
