Harun Gökyiğit
harungokyigit@gmail.com
Futbolun Ekonomi Politiği
10 Kasım 2008 Pazartesi 13:33
Futbolu siyasete karıştırmayalım diye bir söylem gerek Türkiye'de gerekse dünyanın pekçok ülkesinde dile getirilir. Bence bu dile getiriliş çok naif yani derinlikten yoksun olan yaklaşımdır. Günlük hayatta yaşadığımız her an belli başlı siyasal yaklaşımların ve ekonomi politikalarının iz dönüşümüyle doludur.
Futbolu siyasetten ve izlenen ekonomi politikalarından bağımsız mış gibi düşünmek öyle inanıyorum ki; bizim gibi felsefeden yoksun olan toplumlara mahsus birşeydir.
Dünya genelinde tarihsel olarak futbol kulüpleri bir siyasal düşünceye, sınıfsal bir tabana veya ulusal duygularını meydana getiren bir etnik tabana dayanarak kurulmuşlardır.
Örneğin; İngiltere'de Arsenal silah fabrikasındaki işçilerin örgütlenmesi sonucu kurulurken, iki Liverpool takımı olan Liverpool ve Everton arasındaki ayırım Protestan-Katolik ve yine sınıfsal bir ayırım üzerinden olmuştur. Chelsea zenginlerin ve varlıklı ailelerin bir takımı olarak anılırken Liverpool, Derby Country ve Nottingham Forest fakirlerin, fakir ailelelerin ve emekçilerin takımları olarak anılırken Leeds United aşırı milliyetçilerin ve ırkçıların takımı olarak bilinmektedir.
İskoçya'da Celtic United milliyetçi ve Katolik kesimlerin desteklediği bir takım olurken Glaskow Rangers ise Protestanların temsilcisi olmuştur.
İtalya'da Livorno ve Napoli gibi kulüpler emekçi ve yoksul kesimlerin hitap ettiği takımlar olurken Kuzey İtalya'nın Juventus'u ise burjuvazinin temsilcisi konumunda olmuştur. Yine İtalya'da Lazio faşiştlerin takımı olmasıyla anılırken Lazio'da halen zenci ve Yahudi futbolcunun oynanması istenmez. Roma'da ise Roma'nın kurucuları Romus ve Romulus'u emziren kurt figürü ile demokratlığı ile anılan bir kulüptür. İnter İtalya'da sonradan varlıklı olmuş ama entellektüel gelişimini tamamlayamamış, cahil kaba saba ve kıro diye adlandırılan insanların takımı diye anılırken Milan asillerin ve entellektüel gelişimi olan, herşeyi doğru düzgün bilen zenginlerin takımı olarak anılmaktadır.
Romanya'da Steau Bükreş askerlerin ve ordunun takımı olarak anılırken Dinamo Bükreş ise polislerin takımı olarak anılmaktadır. Yani her ikisi de derin devletin takımı olarak bilinmektedir.
İspanya'da Real Madrid faşişt general Franco'nun takımı olarak anılırken, kraliyet Real Madrid ile cumhuriyet ise Bercelona ile özdeşleşmiş, Atletico Madrid ise sosyalistlerin takımı olarak bilinmektedir. Öte yandan Atletico Bilbao ve Deportivo La Coruna ise bask milliyetçiliğini temsil etmekte olan takımlardır.
Güney Amerika'nın en ünlü takımlarından Boca Juniors, Arjantin'de fakir mahallelerin ve yoksulların, ezilmişlerin, kimsesizlerin takımı olarak nitelendirilirken River Plate ise zengin mahallelerin, zengin insanların takımı olarak nitelendirilmektedir. Arjantin'de Boca Juniors, Genovalı İtalyan göçmenlerin kurduğu bir takım olarak anılırken ezeli rakibi River Plate ise öz ve öz Arjantinlilerin kurduğu bir takım olarak övünmektedir. Arjantin'de sadece Boca Juniors taraftarlarının gömüldüğü mezarlıklar dahi vardır.
Ülkemizde ise F.Bahçe levantenlerin takımı olarak bilinirken, G.Saray aristokrasi'nin takımı olarak, Beşiktaş ise ekonomik olarak gelir seviyesi düşük, orta halli ve orta ölçekli esnaf ve zanaatkarların takımı olarak, Adana Demirspor emekçilerin ve Gençlerbirliği ise akademisyen ve entellektüel kesimlerin takımı olarak bilinmektedir.
Ancak ne mutlu ki; Türkiye'deki takımların kuruluşlarının temelinde ve özünde ırk, dil, din, ideoloji, sınıf, asker-polis, eğitimli-cahil, zengin-fakir gibi çok keskin ayırımlar yok.
Türkiye'de takımlar bunlara göre kurulmuş veya sonradan bunlara göre şekillenmiş takımlar değil. Bu yüzden de kanaatimce dünyanın en saf, en temiz, en masum ve en insancıl olan insan ögeli takımların Türkiye'de var olduğu inancını ve düşüncesini taşıyorum.
Türkiye'deki takım taraftarları ve futbolseverler sahip oldukları bu önemli değeri umarım birgün daha iyi anlayıp idrak ederler ve umarım yukarıda dünya futbolundaki diğer takımları ve yaşadıkları ezeli rekabetlerini kendilerine örnek filan almaya kalkışmazlar.
Mesela Kıbrıs'ta Güney Kıbrıs futbolunda buradaki takımlar soğuk savaş dönemindeki ideolojik bölünmeye paralel olarak kurulmuştur.
Örneğin; Apoel, Anorthosis, Appollon, Limasol gibi takımlar aşırı milliyetçilerin ve EOKA'nın temsilcisi olurken, Omonia, AEL Limasol, Salamina gibi takımlar ise sol düşünceyi benimseyen ve emekçi kitlelere dayanan takımlar olarak futbolun tarih sahnesine çıkmışlardır.
Kuzey Kıbrıs'ta faaliyet gösteren K.K.T.C.'deki futbol takımlarının çoğu ise daha fazla dönemlerinin yükselen tutumunun ideolojisi olan milliyetçi düşünceye bağlı olarak kurulmuşlardır.
Örneğin; benimde öğrencilik yıllarımda kısa bir dönem formasını gururla giydiğim Çetinkaya spor kulübünün TMT ( Türk Mukavemet Teşkilatı ) tarafından kurulup milliyetçi bir çizgide olan bir takım olduğu adada ki herkes tarafından bilinmektedir. Hatta öyle ki; Çetinkaya için hep teşkilat takımı veya zengin seçkinlerin takımı denmiştir.
Keza Yenicami ve benimde öğrencilik yıllarımda formalarını gururla giydiğim Türkgücü ve Doğan Türk Birliği gibi diğer takımlara baktığımız zamanda kuruldukları dönemin milliyetçi seçkinlerinin liderliğinde kurulan takımlar olduğu çok rahatlıkla görülür.
Bugün Kıbrıs'ta Türk takımlarına ve Rum takımlarına baktığımızda tarih boyunca ortaya çıkan milliyetçi ideolojinin söylem ve semboller bağlamında devamlılıkları pek tabii ki söz konusudur.
Günümüzde futbol takımları tarihsel bu geçmişlerini muhafaza etmelerine karşın endüstriyel futbol olarak kavramlaştırılan sürecin içersinde neo-liberal yapılanmaya ayak uydurmak zorunda kalmaktadırlar.
Durum böyle bir hal alınca, milliyetçi takımların milliyetçi duruşları, sol emekçi tabanlara dayanan sol takımlarında direnişleri enternasyonel neo-liberalizme karşı dirençlerini kaybetmektedirler.
Sığ bir düşünce yapısıyla hareket eden hem ülkemiz Türkiye'de hemde K.K.T.C.'deki Türk takımları da farkındalık dışında bir neo-liberal akımın objesi olmaya başladıkları görülmektedir.
Günümüzde futbol takımları neo-liberal enternasyonalizmine karşı direnişlerini sadece söylemlerle ve sembollerle dile getirmeye çalışmaktadır.
Hatta semboller konusunda bile geri adım atmaya başlamaktadırlar. Çok az takım artık özüne bağlı kalarak faaliyet gösterebilmektedir. Böylece takımlar, neo-liberal sürecin bir parçası diğer bir deyişle objesi olmaktan kurulamamaktadırlar.
Neo-liberal enternasyonalizm sadece futbol kulüplerini değil, milli takımlarında endüstriyel futbol kurallarına göre hareket etmelerine neden olmaktadır.
Örneğin; Marco Aurellio, Colin Kazım Richards Türk milli takımı, Hakan Yakın, Eren Derdiyok ve Gökhan İnler İsviçre milli takımı, Ramazan Özcan ve Ümit Korkmaz Avusturya milli takımı, Lukas Podolski Alman milli takımı, Guerreiro Polonya milli takımının başarısı için mücadele etmektedirler.
Hollandalı Guss Hiddink Rus milli takımının başında görev yapmaktadır. Guss Hiddink ve yukarıda isimlerini saydığım futbolcuların hiçbiri milliyetçi bir duyguyla takımları için mücadele etmemişlerdir. Sadece profesyonelliğin yani endüstriyel futbolun gereklerini neo-liberal enternasyonalizmi içersinde ve çerçevesinde görevlerini yerine getirmişlerdir.
Günümüzde milliyetçi duygularla milli takımları için mücadele eden kimse yok mu peki?
Elbette var ama onların milliyetçilikleri de tamamen duygusal nedenlere dayanmaktadır. Örneğin; Sn. Fatih Terim'in 130.000 Abd doları aldığı aylık maaş gibi...
Futbol günümüzde ekonomik bir sektör halini almıştır. Sponsorlar, bahis şirketleri, futbol kulüplerinin şirketleşmesi ve büyük finans piyasasının oluşmasıyla birlikte futbol artık neo-liberalizmin bir objesi olmuştur.
Bu yapı içersinde çok az takım kendi tarihsel geçmişini koruyabilmektedir. Günlük hayatımızda herşey artık ekonomi-poliğe göre şekillenmektedir. Günlük hayatımızın bir parçası olan futbolda bu ekonomi-politiğe bağlı olarak yapısal bir değişikliğe uğramaktadır. Bu yüzden de kanaatimce futbolda siyaset yoktur demek aymazlık ve naiflikten başka birşey değildir.
Günümüzde futbola ilişkin değişmeyen tek birşey var oda: futbolun seyir güzelliği.
Bu yüzden futbolun seyir güzelliğinden zevk almaya devam edelim diyeceğim ama bu seyir güzelliğinin de neo-liberal yapılanma içersinde yani endüstriyel futbol kavramı ile birlikte devam etmesi ne kadar mümkün olabilecek? bunun yanıtını futbolseverlere bırakıyorum.
***
Bu hafta Beşiktaş, Kocaelispor'u 5-2 mağlup etti. Maçın başlarında 2-0 mağlup duruma düşen Beşiktaş'ın 2-0'dan oyunu kendi lehine çevirmesi benim için açıkçası sürpriz olmadı ama maçın başında 2-0 mağlup duruma düşmesi benim için sürpriz olmuştu.
Sn. Mustafa Denizli yönetimindeki Beşiktaş, bu tür maçları sanıyorum sezon sonuna kadar çokça yaşayacaktır. Mustafa hocanın bütün teknik adamlık kariyeri boyunca hem G.Saray'ı hemde F.Bahçe'yı çalıştırdığı dönemlerde bu tür maçları çokça olmuştu.
Goller birbirinden güzel gollerdi. Ben en çok 3.golü atan Delgado'nun golünü daha çok beğendim. İkinci beğendiğim golde Nobre'nin attığı 4.goldü.
Beşiktaş'ın yediği 2.gol tipik bir defans kademe hatasından kaynaklanan gollerden birisiydi.
Bizim büyük takımlarımızın çok iyi defans yaptıkları kanaatini hiçbir zaman taşımadım. Ne Beşiktaş, ne F.Bahçe nede G.Saray ve hatta buna Trabzonspor'u da dahil edebiliriz çok iyi defans kurgusuna sahip olan takımlar değiller. Kulüp takımlarında yapılan defans hatalarının aynısı milli takımda da yapılıyor, milli takımın yediği gollerde aynı Beşiktaş, G.Saray, F.Bahçe ve Trabzonspor'un yediği goller gibi.
Mustafa hoca Beşiktaş'ın defans kurgusu üzerinde daha çok çalışması gerekecek, sanıyorum Mustafa hocayı Beşiktaş'ta en çok bu defansif zaaflar yoracaktır.
Beşiktaş, bu hafta Bursa deplasmanına gidiyor. Beşiktaş'ın zorlanacağı maçlardan birisi daha. Ama Bursaspor'da sezon başındaki Bursaspor gibi oynamıyor. Sn. Samet Aybaba'nın istifası benim için sürpriz olmuştu açıkçası.
Sn. Güvenç Kurtar, göreve yeni geldiği için takıma oynatmak istediği sistemini daha henüz oturtabildiğini düşünmüyorum. Bu durum kağıt üzerinde de olsa Beşiktaş için bir avantaj. Üç ihtimalli olan maçlardan biri buda. Ama eğer Beşiktaş gerçekten şampiyon olmak istiyorsa Bursa gibi zor deplasman maçlarından 3 puanı çıkarmak zorunda olduğunu düşünüyorum. Aksi takdirde Beşiktaş'ın işi zora girer.
Trabzonspor-Hacettepe karşılaşmasında geçen hafta tahmin ettiğim gibi zorlandı ama maçı kazanmasını bildi. Trabzonspor için şu önünde oynayacağı 3-4 haftalık maç sürecinde oynadığı futboldan çok alacağı üç puanlar çok daha fazla önemli olduğunu düşünüyorum.
Şu 3-4 haftalık süreci Trabzonspor kayıpsız atlatırsa şampiyonluk kelimesini ufak ufak mırıldanmaya başlamaları bence daha doğru olur. Hele hele ligin ilk devresini Trabzonspor lider kaparsa şampiyonluk yarışında Trabzonspor kesin var olacaktır işin bu kısmı kesin.
Bu hafta Gençlerbirliği deplasmanında ne yaparlar peki? Önlerinde tek yol var kazanmaları lazım. Ben bu sezon Trabzonspor'u beğeniyorum ve açıkçası sezon sonunda şampiyon olmalarını da Karadenizin bir evladı olarak canı gönülden isterim.
Trabzonspor'un hala eksiklikleri var ama bu eksikliklerini en fazla üç iyi transferle kapatabilirler düşüncesindeyim. Yeni bir takım kurdular, yeni bir oluşum içersindeler, bundan sonra artık yapacakları transferler takıma direk katkı sağlayabilecek ve eksik olan boşluğu tamamlayan oyuncu transferi olacaktır.
Trabzonspor yolun önemli bir bölümünü aştı, bu yolda aynen bu şekilde devam ederlerse Trabzonspor'un geleceğinin parlak olduğuna inanıyorum.
Haftanın maçında F.Bahçe, G.Saray'ı 4-1 yendi. Artık neredeyse klasikleşmiş hale gelmiş olan maçlardan biriydi bu maç.
Benim gördüğüm kadarıyla F.Bahçe maça daha iyi hazırlanmış ve galibiyeti daha çok isteyen taraf F.Bahçe idi. G.Saray bu maça ne kadar inkar etmeye kalkarlarsa kalsınlar kafa olarak zihinsel mantalite olarak çok da iyi hazırlanmamışlar açıkçası.
Tipik F.Bahçe-G.Saray klasiği maçları gibi G.Saray maça süratli ve etkili başladı ve maçın başlarında da ilk golü buldu. Ben açıkçası F.Bahçe'nin ikinci yarıda oynadığı oyunu daha çok beğendim, ikinci yarıda oyundan düşerler bu kadar tempolu oynayamazlar diye düşünmüştüm ama F.Bahçe ikinci yarı G.Saray'a oranla daha diri ve tempolu oynadı. G.Saray ikinci yarıda hiç sahada yoktu.
Aragones'e zaman tanınması gerektiğini bu sutunlarda defalarca dile getirmiştim. Derbi maçını kazanması ile Aragones en az 4 haftalık bir zaman kazanmış oldu. Eğer F.Bahçe önümüzdeki 4 hafta boyunca ligdeki maçlarını kazanırsa F.Bahçe çıkışa doğru geçer yok eğer yine istikrarsız bir maç tablosu içersine girerlerse o zaman bu derbi maçı kısa sürede unutulur ve Aragones her hafta yeniden idam sehpasına çıkartılır.
Bu hafta Ankaraspor ile kendi sahalarında oynayacaklar, Ankaraspor ligde değişik sonuçlar alabilen bir takım ama F.Bahçe karşısında tutunabileceklerini düşünmüyorum açıkçası.
F.Bahçe'den puan alırlarsa benim için sürpriz olur. Eğer F.Bahçe, G.Saray karşısında aldığı 3 puanı anlamlı ve değerli kılmak istiyorsa Ankaraspor'u yenmek zorunda eğer F.Bahçe Ankaraspor'a yenilirse veya berabere kalırsa G.Saray karşısında aldığı 3 puanın hiçbir anlamı kalmaz düşüncesindeyim.
G.Saray için söylenecek fazla birşey yok. Hafta arası Benfica karşısında oynadıkları oyun bence biraz fazla abartıldı. G.Saray Benfica karşısında ekstra olağanüstü bir futbol ortaya koymadı sadece oynaması gereken makul olan futbolu oynadı. Şimdiye kadar sezon başından beri oynadıkları en iyi maçlarından birini oynadılar. Ama bu G.Saray çok daha iyi top oynayabilir. Benfica karşısında oynanan oyunu ben keçiboynuzu tadında bir G.Saray oyunu olarak görüyorum.
F.Bahçe maçında ilk 20 dakika haricinde iyi değillerdi. Diyorlar ki; G.Saray Şükrü Saraçoğlu stadında 9 yıldır galibiyet yüzü göremiyor. Ne zaman bu stad da G.Saray galibiyet ile tanışacak? Bu maçtada artık böylesine lehine şartların oluştuğu ortamda G.Saray galip gelemiyorsa bundan sonra hiç galip gelemez türünden yorumlar yapılıyor.
G.Saray bir kere herşeyden önce F.Bashçe maçına çıkarken zaten 1-0 oyuna mağlup olarak başlıyor. Bunun sebebi de G.Saray 10 yıldır konuştuğu artık yılan hikayesine dönmüş olan yeni bir modern stada sahip olamayışıdır.
Ne zaman ki; G.Saray yeni stadına kavuşur maçlarını yeni stadında oynamaya başlar, işte maçlarını oynamaya başladığı zaman ki; ilk sezonundaki F.Bahçe ile yapacakları ik maçlarını ancak o zaman kazanacaklardır.
Kim ne derse desin F.Bahçe'nin güzel bir stadı var, ama henüz hala bir eksiği olan bir stad, ne zaman ki; F.Bahçe'nin stadının üstü açılır kapanır olur o zaman Şükrü Saraçoğlu stadı dört dörtlük mükemmel bir stad haline dönüşür düşüncesinde ve inancındayım. Tahmin ediyorum UEFA Kupası'nın final maçından sonra F.Bahçe yönetimi bu konuda gerekli olan çalışmaları yapacaktır, hatta şimdiden yapmışlardır bile.
Akıllı, iyi ve gerçek bir F.Bahçeli her zaman için ezeli rakibi G.Saray'ın güçlü olmasını ve en güçlü zamanlarında G.Saray'ı yenmek, G.Saray'ın en güçlü zamanlarında karşı karşıya gelmeyi ister. Keza aynı şey akıllı, iyi ve gerçek bir G.Saraylı içinde söz konusudur.
Şimdi F.Bahçe, G.Saray'ı yeni stadında yenmenin hayalini kuruyor, G.Saray'da yeni stadına kavuştuğunda tarihi yeniden yazmanın hazırlığını yapıyor.
G.Saray'ın bir kere sahip olduğu mekanı konusunda şu anda boynu bükük, umarım biran önce yeni stadı bitirirler, bu stad bitmeden G.Saray Saraçoğlu büyüsü denilen büyüyü bozamaz. Çünkü şu anda zaten G.Saray ve F.Bahçe zaten eşit şartlarda bir mücadele sergilemiyorlar.
Birinin evi eskimiş, kırık dökük, diğerinin evi ise bir tek eksiği dışında pırıl pırıl.
G.Saraylı futbolcularda ve tribündeki taraftarlarda görkemli ve temiz bir stada sahip olduklarında göreceksiniz o zaman çıkacakları ilk Saraçoğlu stadında ki; maçta F.Bahçe'yi yeneceklerdir hemde bugün kimsenin dillendirip tahmin bile edemeyeceği bir skorla yeneceklerdir bunu o günü yaşayan herkes görecektir.
G.Saray, bu hafta İstanbul büyükşehir belediyespor ile kendi sahasında oynuyor. Kazanmak zorunda oldukları bir maç, Belediyespor'un teknik direktörü Sn. Abdullah Avcı ne kadar iyi bir teknik adam olursa olsun G.Saray Belediyespor'u öyle yada böyle yenmek zorunda, puan kaybederlerse şampiyonluk mücadelesinde yara alırlar. Ben G.Saray'ın bu maçı öyle çok zorlanmadan rahatlıkla kazanacağını düşünüyorum, G.Saray'ın puan kaybetmesi benim için sürpriz olur.
***
Geçtiğimiz hafta Arjantin mili takımı teknik direktörü Alfo Basile görevinden istifa etti ve yerine Diego Maradona teknik direktörlüğe getirildi.
Maradona çok büyük bir futbolcuydu ama teknik adamlığı için aynı şeyi söyleyemem. Bir kere herşeyden önce teknik adamlık deneyimi hiç yok gibi. Sadece 4-5 maçlık oda sonucu kötü biten bir deneyimi var.
Ben açıkçası Arjantin milli takımının başına Maradona'nın getirilişini doğru bulmuyorum. Arjantinliler nostaljiyi aradıkları için Maradona ile eski günlerine döneceklerine inanıyorlar ama ben Maradona'nın yönetimindeki Arjantin milli takımının başarılı olacağına inanmıyorum ve düşünmüyorum.
2010 Dünya Kupası'na katılsalar bile 2010 Dünya Kupası'nda ilk turda eleneceklerini düşünüyorum.
Basile'nin istifasından sonra milli takım için Sergio Batista, Diego Simeone, Miguel Russo, Ramon Diaz, Valdano, Carlos Bianchi'nin isimleri telknik adamlık için geçiyordu. Milli takımda bazı futbolcuların Maradona'yı sevmediklerini ve göreve gelmesinden rahatsız olduklarını biliyorum özellikle River Plate kökenli futbolcuların.
Hatta River Plate kökenli yurt dışında futbol oynayan Arjantinli birçok futbolcunun artık milli takımda antremanlar yapmak yerine bol bol mangal partilerinin yapılacağını söyleyenler bile oldu.
Maradona, göreve gelir gelmez bu tarz konuşmalar yapan oyunculara karşı ne tavır takınacağı merak konusu.
Görüldüğü gibi Maradona'nın Arjantin milli takımının başına getirilişi bile problemli oldu, zaten kendisi problemli bir yapıya sahip olan ve daha henüz kokain probleminden bile henüz kurtulamayan Maradona'yı çok iyi ve mutlu günlerin beklediğini düşünmüyorum açıkçası.
Evet bazı Maradona hayranları onun kokainden tamamen kurtulduğunu filan söyleyip yazıp çizebilirler ancak bilimsel olarak ispatlanan bir gerçek var oda: kokain bağımlılığı olan hasta kişiler bu mücadelelerini ömür boyu sürdürmek zorunda olduklarıdır. Yani belli bir dönem tedavi olmakla kokainden kurtulunmuş olunmuyor. Aksine tedavi eksik bırakılmış olunuyor.
Eğer Maradona kokainle yaptığı mücadeleyi ömür boyunca sürdüreceğine inanmamışsa ve inanmıyorsa yaşayacağı bir hayal kırıklığı yada depresyonda yine kuruluşu kokainde aramaya kalkışacağı tıp biliminin ispatlamış olduğu bir bilimsel veridir.
Arjantin milli takımının başına geçmeden önce Boca Juniors yada başka bir takımı 3-4 yıl çalıştırmış olsaydı bu onun için çok daha iyi olurdu.
Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük futbolcularından biri olmak demek çok iyi bir teknik adam olmak demek değildir.
Herkes biliyor ki; Maradona kendisini hala aktif futbolculuk yıllarındaki gibi görüyor, hala kendisini futbolcu gibi görüyor, futbolcu kimliğini bırakmayıp teknik adamlığa bu şekilde soyunursa başarısız olacağı günün aydınlık oluşu kadar aşikardır.
Carlos Bilardo'da milli takımın danışmanı olmuş, umarım Maradona, Carlos Bilardo'nun tavsiyelerine uyar, uymaz ise Arjantin milli takımını çok iyi günlerin beklediğini söyleyemem.
Göreceksiniz sahaya çıkacağı ilk maçtan itibaren Maradona ismiyle ve cismiyle takımın önüne geçecektir, buda takımda rahatsızlıklara sebebiyet verecektir.
Arjantin milli takımının artık sahadaki onbirin içinden bir yıldız aramaya gerek olmayacak çünkü Arjantin milli takımda artık tek bir yıldız var oda saha kenarında ki; Maradona.
Burada sorulması gereken en önemli soru şu: Maradona, Arjantin milli takımını ve futbolcularını mı ön plana çıkaracak? ve kendisini geri plana çekecek? yoksa kendisini mi ön plana çıkarıp Arjantin milli takımını ve futbolcularını mı geri planda tutacak?
Arjantin milli takımının önümüzdeki dönemde yaşayacağı en büyük problemlerinden biri de bu olacaktır.
Bekleyip ve izleyip göreceğiz bakalım sonuç ne olacak?
Hem Arjantin milli takımı hemde Maradona eski günlerine geri dönmek istiyor ve bunun içinde nostaljik bir birliktelik yaşıyorlar ancak bence bu beraberlik ne Arjantin milli takımına nede Maradona'ya hayırlı geleceğine inanmıyorum.
2010 Dünya Kupası'nda Arjantin ilk turda elendikten sonra Maradona o moral bozukluğu ve hayal kırıklığı ile yeniden kokain çekmeye başlayıp intihar ettiği haberi ajanslara düşerse bu benim için hiçte sürpriz ve beklenmedik bir haber olmayacak. Zaten Arjantin'de halk kahramanları hep erken ve genç yaşlarda ölür, Maradona içinde kader ağlarını bu şekilde örmeye başladığını görüyorum.
Evet bu haftalıkta benden artık bu kadar; artık köşemizde klasikleşmiş olan bilge kişinin son sözleri ile başlayan yeni haftayı bu yazıyla tamamlayalım, ne demiş bilge kişi: '' Bildiğini bilenin arkasından gidiniz, bildiğini bilmeyeni uyarınız, bilmediğini bilene öğretiriz, bilmediğini bilmeyenden kaçınınız. Güçlü olan zayıf yanını herkesten iyi bilendir, daha güçlü olan ise zayıf yanına hükmedebilendir. İdare etmek dürüstlük demektir, sen doğru yönetirsen yanlış yapmaya kimse cesaret edemez. ''
Sağlıcakla kalın
Bu içeriğe kayıtlı yorum bulunamadı...