Harun Gökyiğit
harungokyigit@gmail.com
Futbolu Öldüren Yeni Anlayış Ve Model
16 Ekim 2008 Perşembe 20:19
Günümüzden tam 26 yıl önce 1982 senesinin sıcak ve heyecanlı günlerin yaşandığı Haziran ayında; futbolseverlerden yorumcusuna, yöneticisinden teknik direktörüne, futbolcusundan hakemine kısaca herkes dünya futbolunda yeni bir anlayışın ve modelin doğuşuyla karşı karşıya kalmıştı.
Futboldaki bu yeni anlayış ve modelin ana kaynağında Stalin Kiev'inin biricik sevgili Dinamosu vardı.
Artık dünya futbolunda başlatılan bu yeni dönemde ne olursa olsun kayıtsız şartsız saha içinde oyuna bakılmaksızın mutlak başarı hedefleyen takımların ve teknik adamların yeni bir futbol senfonisi yazılıyordu.
Bugünkü sevilen tabiriyle takım oyunu denilen anlayışın ve modelin ta kendisiydi sunulan anlayış ve model.
Sovyetler Birliği 1982 Dünya Kupası'nda başarılı olamasa da Labonovski liderliğinde ortaya koymuş oldukları anlayış ve model bu Dünya Kupası sonrası kendisini kabul ettirmeyi başarmıştı.
Aslında o dönemde Valery Labonovski'nin Sovyetler Birliği milli takımıyla dünya futboluna armağan ettiği bu anlayış ve modeli tam olmasa bile kısmende olsa uygulayan, en azından uygulamaya çalışan ulusal takımlarda vardı.
Ve bunların en başında da Alman milli takımı geliyordu.
Hatta öyle ki; 1982 Dünya Kupası sonrası oynadıkları futboldan sıkıldığını dahi söyleyen mangal gibi bir yüreğe sahip futbolculardan biri olan Alman Paul Breither takım arkadaşı Hans Peter Briegel'e '' Futbol bundan sonra artık bu anlayış ve modelle robotlarla oynanacak futbolcularla değil. '' diyerek içindeki isyanını dışarıya çıkarmıştı.
Labonovski'nin yaratıcı olduğu bu yeni anlayış ve modelde saha içindeki oyunda alan savunması dediğimiz yaratıcı öğe, defanstan ofansa kadar bütün futbolcuların içinde bulunduğu ve dozu 90 dakika boyunca hiçbir zaman düşmeyen bir mücadeleye dayanmakta idi.
Ve bu mücadele esnasında rakipten top kapıldığında 3 pas ile gole ulaşma becerisini hayata geçirmek modeldeki düğümün son halkasını oluşturuyordu.
Bu model daha çok önce savunma yapmaya yönelik olarak işler, defanstan ofansa bütün futbolcular teknik direktörlerinin kendilerine seçtiği seçili alanlarında sürekli olarak pis bir pres anlayışı ile çalışır, birinin boşalttığı alanı sistemli bir şekilde diğer takım arkadaşı doldurmakla görevlendiriliyordu.
Takım hücumda iken sürekli alan değiştirmelerle boş alanlar yaratılır ve 3 yada 4 hücum pasında takım gollük bir pozisyonu yakalama saadetine eriyordu.
Şunu hemen söylemem gerekir ki içimde kalmasın; bu modeldeki yapılan o pis pres diye adlandırdığım pres mevhumunda günümüzde artık ipin ucu kaçtığı için şimdilerde büsbütün saha içinde şiddet içerikli bir mukavemetle karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum.
Günümüzde bu gerçek göz ardı edilip, futbolu katledip öldürmek adına şidddet içerikli sert pres yapan takımlar ve kazma kılıklı olan protip futbolcular yüceltiliyor üstelik kaybedilen futbolun güzelliğine bakılmaksızın.
Genel haliyle bakıldığında bu anlayış ve model gayet güzel gibi duruyor.
Şimdi bana kumarda maksat kazanmak değil mi kardeşim? diyebilirsiniz. Evet ama futbol masa başındabir dörtlüyle oynanan kumar değildir. Benim gibi yada bizler gibi düşünen insanların, futbolseverlerin itirazları ve isyanları da tam bu noktada başlıyor işte.
Futbol öncelikle bir spor ve hemen sonrasında bir oyundur. Futbolda amaç ne olursa olsun tek başına kazanmak olamaz.
Sadece kazanma arzusu ki; bu ne olursa olsun sadece kazanma arzusu anlayışı ve zihniyetini de tüm dünyaya ABD Başkanı R. Reegan ve İngiltere Başbakanı M. Thatcher ikilisi armağan etmiştir.
Kazanmak için her yol mübahtır anlayışının tezahürüdür bu anlayış ve bu tezahürünün başlangıcı ise futbolda Sovyetler Birliği'nden çıkması gerçekten tam bir ironidir.
Bu anlayış ve model futbolun görsel yanının pasifize edilmesidir, futbolun içeriksizleştirilmesidir, futbolun özünün boşaltılmasıdır.
Bu yüzdendir ki; futbol camiası piyasası takım oyunu tabirlerle ve uygulamalarla mutlu olurken futbolun son kahramanı Diego Maradona'dan sonra tek bir doğru dürüst futbol aktörünün yetişmemiş olmasından dolayı da hayıflanmaktadır.
Valery Labonovkski; kendi kafasına uygun, kendisinin izinden giden çok oyuncu da yetiştirmişti.
80'li yıllarda Blochin, Dassev, Zavarov, Belanov 90'lı yıllarda Shevchenko, Vorobei, Rotan, Rusol, Tymoscuk, Voronin, Nikiforov, Onopko, Alenickev ve Karpin bunlardan sadece aklıma gelen birkaçı.
Labonovski, bu anlayış ve modelin fitilini ilk kez 1982 Dünya Kupası'nda yakmasıyla iyi mi etti? yoksa kötü mü etti? bunun tartışması ayrı bir konu ancak gerçekten futbolsever olan insanların şunu unutmaması gerekir: tüm sporların, hatta bütün avcılık eyleminin özünde dahi, rakibinin veya kurbanın az veya çok yaşam şansı olması gerektiğinin üzerine kurulu olduğunu düşünün hele bir.
Hayatın bir şekilde filizlenmesi için, hayatın bir şekilde bu doğaya bir filiz vermesi için gereklidir bu.
Nasıl günümüzde trol avcılığı denizlerimizde birçok balık neslinin kökünü kuruttuysa ve denizlerimizin içine ettiyse, Labonovski'nin dünya futboluna ilk kez 1982 Dünya Kupası'nda sunduğu bu anlayış ve modeli de futbolun göze hitap eden, tribüne futbolun seyir zevkini veren ve gerçek futbolseverlerin ağzının tadını da yok etti.
İşte bunun içindir ki; günümüz futbolunda artık yeni futbol kahramanları yetişmiyor ve yetiştirilmiyor.
1982 Dünya Kupası'nda Brezilya, İtalya'ya 3-2 yenilmesine rağmen bugün günümüzde dahi dünyanın görebileceği en iyi takımdı.
Socrates'i, Eder'i, Zico'su, Falcao'su, Serginho'su, Alemao'su. 1986 Dünya Kupası'nın Maradona'sı ve son olarak 1988 Avrupa Şampiyonası'nın Hollanda'sı nın Van Basten'i, Ruud Gullit'i, 1990 Dünya Kupası'nın Almanya'sındaki Littbarski'si, İngiltere'nin Gascoigne'ni bütün gerçek futbolseverlere bir devrin tamamen kapanmakta olduğunu gösterip, destansı bir şekilde yeşil sahalardaki sahneden ayrıldılar.
O senelerden bu yana ne olursa olsun herşeye rağmen mutlak kazanma arzusundan başka futbolda hiçbirşey söylenmiyor, yazılmıyor ve konuşulmuyor.
2002 Dünya Kupası'nda da ve 2006 Dünya Kupası'nda da futbol adına güzel şeyler gösterme çabasında olan bir yığın takımın daha birinci turda turnuvaya veda etmesi, 2004 Avrupa Şampiyonası'nda da benzer bir tablonun ortaya çıkması hiçte bir tesadüf değil.
Futbol günümüzde artık tam anlamıyla ruhunu ve benliğini yitiriyor ve bunun adına da başarı deniliyor.
Herşeyden önce günümüz futbol anlayışında ve modelinde artık ekol olmuş, göze ve futbolseverin ruhuna hitap eden oyun anlayışlarının sonu geldi.
Artık günümüz futbol anlayışında ve modelinde tek bir ekol var.
Savunmaya çekil,sert ve pis bir pres yap, tek bir top kap, hızla ileri çık ve üç dört pasla golü at sonra tekrar savunmaya çekil ve aynı işlemi 90 dakika boyunca kurulu robotlar gibi tekrarla.
Yunanistan'ın Alman hocası Otto Renhagel, Almanya'nın bile Yunan takımıyla oynarken sıkılmaya başladığını ve futbolseverlerin adeta boğularak izlediği bir futbol anlayışı ve modeliyle Portekiz'i yenmiş, Fransa'yı da kupanın dışına atmıştı.
O Fransa ki; 1998 Dünya Kupası'nda futbolun kurtuluşu şerefine kupayı kaldırmış ve 2000 Avrupa Şampiyonası'nda da bu anti futbol anlayışına ve modeline yeniden nanik yapmayı başarmıştı.
Zaten Fransız takımını o tarihlerde futbolun doğduğu toprağa ekilmiş olan bir tohum gibi düşünebiliriz. İngiliz futbolunu, Hollandalıların total futbol anlayışı ile aşılayan bu tarihteki Fransız milli takımındaki Fransız oyuncular futbolun kurtuluşunu müjdeler gibi olmuşlardı.
Ekollerden söz açılmışken, Brezilya bile artık Brezilya gibi oynamıyor. İtalyan futbolunun Katenaçyosunun ise zaten çoktandır tadı kaçmıştı, geriye ayakta kalabilen İngiliz ve Hollanda ekolleriydi.
Dünya futbolunun kurtuluşu için öncelikli olarak yapılması gereken bu iki ekolü Fransızların aracılık ettiği bir arena da iyice birbirleriyle harmanlayıp üçünü de birbirleriyle baş göz yapıp evlendirmekten geçiyor.
Aslında bu kısmende olsa başarıldı da. Ancak bu konuda daha çokkk çalışmak gerekiyor.
Günümüzde futbol artık en içine kapanık ve en muhafazakar dönemlerinden birini yaşıyor. Arjantinli teknik adam Jul Cesar Menotti'nin sözüne ettiği '' futbolda da sol rüzgarlara ihtiyaç var '' görüşü artık hız kesmiş durumda.
Daha iyi futbol ve seyir zevki olan güzel futbol için umutlu olmakta fayda var elbette.
Evet artık dünya futbolunda maçlara gelmeyen taraftarların ve futbolseverlerin sayısında 80'li yıllara göre çok büyük artış var.
Televizyon kanallarında futbol maçlarının izlenme oranlarındaki göstergeler bir ara çoğalmışsa da bu göstergeler bile bugün düşüş içersine girmiş durumda.
Futbolun sahaiçindeki o görsel kalitesinin ve seyir zevkinin gerilemekte olduğu ve bu Labonovski oyun anlayışı modeliyle gerçek futbolseverlerin futboldan birer ikişer uzaklaşmaya başladığı ve bunun önümüzdeki yıllarda da devam edeceği artık değiştirilmesi uzun vadeli dönemde zor bir hakikattir.
Peki tüm bunlarla birlikte ülkemizdeki futbol ne durumda?
2010 Dünya Kupası maçlarında Bosna Hersek engelini ite kaka ve gıkınarak geçip 3 puan alan milli takım Estonya maçında gıkınamadı bile ve golsüz beraberlikle grubundaki işini kendi kendine zorlaştırdı.
Milli takım için 13-14 puanın ikincilik için yeterli olacağı kanaatini taşıyorum. Bu 13-14 puanı nasıl toplarız orasını da artık Sn. Fatih Terim düşünsün ama 8 puanda kalacak olursak grubun en iyi 3.takımı olabiliriz, 8 puan bizi 2010 Dünya Kupası'na taşımaz.
Önümüzde zorlu iki İspanya maçı var. Bu maçlardan hiç değilse birinden beraberliği koparabilirsek Bosna Hersek veya Belçika maçlarından da birini kazanıp birinden beraberliği kurtarırsak Dünya Kupası'na kesin katılırız ama bunun dışında farklı olumsuz neticeler olursa o zaman 2010 Dünya Kupası'nı sadece televizyondan ve uzaktan seyrederiz.
Grubumuza baktığımız zaman bizim grubun favorisi zaten İspanya idi, İspanya gruptan artık koptu kesin Dünya Kupası'ndaki yerini aldı. Bundan sonraki süreçte bizim grupta ikincilik mücadelesi kıyasıya yapılacak. İkincilik konusunda milli takımın rakibi Belçika ve Bosna Hersek olduğu artık ortaya çıkmış durumda, bakalım yapalım ne olacak?
Milli takımın bugünkü oynadığı futbola bakıp yorum yapacak olursam işimiz zorunda ötesinde, bu oynadığımız çağdışı futbolla Dünya Kupası'nda yer almamız mücizelere kaldı gibi. Ama hepimiz biliyoruz ki; Sn. Fatih Terim mücizeleri gerçekleştirmeyi sever.
Hem Bosna Hersek hemde Estonya maçlarında milli takımın oynadığı oyunu beğenmedim açıkçası. Bu futbol beni tatmin etmedi diyeceğim ama milli takımın ortaya futbol olarak koyduğu bir oyun yoktu.
40 yaşındayım ve özellikle son 26 yıldır futbolu çok daha iyi izlediğimi, takip ettiğime inanıyorum son 26 yıldır seyrettiğim bunca maçlar içersinde ilk defa milli takımın ne oynadığını anlayamadan maçlarını seyrediyorum.
Milli takımımızın oynadığı maçlarında futbolun adı yok, ekolü yok, stili yok, tarzı yok.
Nesi var peki? derseniz bence şansımız şu zamana kadar hep bizimle beraberdi bundan sonrada bizimle beraber olur mu orasını bilemem.
Bu milli takımın biran önce kendisini toparlaması, kendisine adam akıllı bir şekilde çeki düzen vermesi lazım gerektiğini düşünüyorum.
Böyle kör topal bir şekilde her maçta yol alınmaz. Birgün karşımıza öyle bir rakip çıkar ki; evire çevire bizi bir güzel becerip düzerek tüm dünyaya rezil rüsva edebilir.
İspanya maçlarına kadar önümüzdeki 4-5 aylık bir zaman var umarım Sn. Fatih Terim ve ekibi bu süreyi milli takımımız adına iyi değerlendirir. Eğer iki İspanya maçından da puan alamazsak 2010 Dünya Kupası'na gidemeyiz, iki İspanya maçından en az 1 puanı mutlaka almamız lazım, eğer işimizi şansa bırakmak istemiyorsak bunun böyle olması lazım.
Bugünkü oynadığımız futbolsuz futbola rağmen ben şahsen 2010 Dünya Kupası'nda grupta ikinci olarak katılacağımızı düşünüyorum ve buna inanıyorum. Benim için esas önemli olan Güney Afrika'da ne halt edeceğimiz?
Sn. Fatih Terim milli takım Dünya Kupası'na katılmayı garantiledikten sonra bence en az Dünya Kupası'ndan önce 5-6 özel hazırlık maçını belirlemesi lazım. Benim burada şahsi kannatim şu; Türk futbolcusu zaten Avrupa takımlarıyla sezon içersinde dünya kadar maç oynuyor, bizim futbolcularımız Avrupa futbolu ve futbolcusunu gayet iyi tanıyor, onlarla nasıl oynaması ve mücadele etmesi gerektiğini saha içersinde gayet iyi biliyor en azından bu konuda maç tecrübeleri var.
Ancak Avrupa futbolu dışında karşılacağımız rakiplerimiz hakkında çok büyük bir tecrübeye sahip değiliz. Bence hazırlık maçları programı yapılırken Türk futboluna uzak olan, Türk futbolunun pek tanımadığı yada yabancısı olduğu rakip ülkelerin milli takımlarıyla maçlar oynamamız lazım.
Burada rakibin büyüklüğü küçüklüğü önemli değil önemli olan o rakiplerimizi kısmende olsa tanımak ve onlarla saha içersinde nasıl oynadıkları hakkında bir tecrübeye sahip olmaktır. Hem bu bizim futbolcularımız içinde değişik ve yeni bir deneyim olacaktır.
Güney Amerika'dan, Güney Afrika'ya ve Afrika'nın çeşitli ülkelerindeki milli takımlarla ne kadar çok hazırlık maçı yapabilirsek bu bizim için çok daha faydalı olur inancındayım.
Avrupa her zaman elimizin altında, kıytırık Avrupa ülkelerinin milli takımlarıyla hazırlık maçları oynamanın milli takıma hiçbir faydası olacağına inanmıyorum.
Olur Avrupa'dan bir milli takımla hazırlık maçı yapılabilinir ama bu bir Fransız milli takımı olursa, Hollanda milli takımı olursa, Alman milli takımı olursa, İngiliz milli takımı olursa, İtalyan milli takımı olursa anlarım o zaman bu ülkelerin milli takımlarıyla oynanan hazırlık maçlarına saygı duyar bunu anlayışla karşılarım ama şimdi ülke ismi vermeyeyim ama dandik bir Avrupa ülkesinin milli takımıyla maç yapılacak olursa bunun hiç kimseye bir faydası olacağı kanaatini taşımıyorum açıkçası.
Bir önemli hususta; milli takım maçlarını sadece İstanbul'da oynayacak diye bir kaide yok.
Bosna Hersek maçı öncesi tribünlerde herkese bedava milli takımın forması dağıtılmış çoğu kimse giymemiş, oysa tribünlerin baştan sona kırmızı beyaz olması gerekirdi, arada kulüp takımlarının formasını giymiş seyircilerde varmış eh ne diyeyim İstanbul seyircisi böyle işte.
Milli takım maçlarını Anadolu'da da oynamalı. Bir Trabzon'da, bir Kayseri'de, bir Gaziantep'de, bir Adana'da, neden milli takımımız maçlarını oynamaz.
Türkiye artık bu tür organizasyonları başarı ile yapıyor, bundan çekinmemek lazım. Milli takımı biraz İstanbul seyircisinden uzaklaştırıp Anadolu seyircisi ile, Anadolu'daki futbolseverlerle kucaklaştırmamız lazım gerektiğini düşünüyorum. Anadolu'da bedava kırmızı beyaz milli takımın formasını dağıtın stadda herkes sadece milli takımın formasını giyerek tribünde yerini alacaktır buna inanıyorum.
Kulüplerimize gelince sonunda futbolun kafataşçısı avcıları Sn. Ertuğrul Sağlam'ın başını yediler. Gitsin dediler ve Ertuğrul hoca görevini bıraktı. Beşiktaş adına hayırlısı olsun diyeyim, keşke Ertuğrul hoca 3-4 yıl Beşiktaş'daki görevine devam edebilseydi o zaman 3-4 yıl sonra bambaşka bir Beşiktaş ortaya çıkartılabilinirdi.
Ama sabredilmedi ve flim koptu.
Göreve çok tecrübeli bir isim Sn. Mustafa Denizli getirildi. Sn. Mustafa Denizli Beşiktaş'ta neler yapabilecek bunu izleyip göreceğiz. Her zaman için teknik adam değişiklikleri sırasında olumlu bir rüzgar eser şu anda Beşiktaş'ta da bu yaşanıyor, Sn. Mustafa Denizli mutlaka olumlu anlamda işler başaracaktır tıpkı bugüne kadar daha önce başardıkları işler gibi.
Ama işte insanın burada ama diyesi geliyor. Beşiktaş'ın ilk 5-6 maçını kazanması gerekiyor kanaatini taşıyorum, eğer Sn. Mustafa Denizli yönetimindeki Beşiktaş ilk maçlarında yenilgi veya beraberlikler almaya başlarsa Beşiktaş'ın bu sezon tadı tuzu kaçar düşüncesindeyim.
F.Bahçe Aragones ile ligin devre arasına kadar devam kararı almasını ben olumlu buluyorum, keşke sezon sonuna kadar devam edebilseler ama sanıyorum ligin devre arasında F.Bahçe'de bazı değişiklikler olabilir, teknik adam değişikliği olabilir mi? görüntüye bakılırsa olabilir bazı futbolcular gönderilip yeni transferler yapılabilir mi? bazı futbolcular gönderilebilir ama esas transferler sanıyorum Mayıs ayından önce yapılmaz, devre arasında ancak istikbal vaad eden bir iki genç futbolcu kadroya katılabilir. Ben devre arasında F.Bahçe'den çok büyük bir futbolcu transfer harekatı beklemiyorum açıkçası.
G.Saray ise yardımcı antrenörleriyle yollarını ayırdı Skibbe ile şimdilik devam kararı aldı. G.Saray'da gerçekten daha önce görmeye pek alışık olmadığım işler oluyor. Yardımcı antrenörlerle yollar ayrılıyor teknik direktör takımda kalıyor. Esasen futbolun doğasında bu işin tam tersi olurdu.
Skibbe kanaatimce artık G.Saray'da yanlız bırakılmış bir adam. Bu şartlar altında görevini ne kadar sağlıklı bir şekilde icra edebilir bu tam bir muamma.
Prensip olarak ben her zaman kulüp başkanlarına saygı duyarım.
Dışarıdan bir başkanı eleştirmek için en azından bu işlerin içersinde olmak lazım yada daha önceden bu kulüp işlerinin içinde yönetici olarak görev yapmak lazım ki; bir tecrübe ile eleştirebileyim.
Dışarıdan bir insan olarak başka insanlar gibi yada başka yorumcular gibi ben Sn. Adnan Polat'ı eleştiremem. Böyle bir eleştiriyi yapabilmem için işin içersinde olmam lazım ki ancak o zaman buna hakkım olur.
Dışarıdan bir insan olarak baktığımda herhalde Sn. Adnan Polat'ın bir bildiği vardır diye düşünüyorum.
Hiçbir başkan kendi bindiği dalı kesmek istemez. Hiçbir başkan kulübüne bilerek zarar vermek istemez. Benim burada yadırgadığım sadece yardımcı antrenörlerle daha nezaket kuralları içersinde yollar ayrılabilirdi diye düşünüyorum, yazılıp çizilenlere göre biraz kaba oldu bu yardımcı antrenörlere karşı yapılan tutum pek hoş olmadı bana göre.
Yanlız bunu söylerken şunu da belirteyim eğer yardımcı antrenörlerden Sn. Ümit Davala'nın gazetelere yaptığı bazı demeçler aynen kelime kelimesine doğru ise o yapılan demeçlerdeki bazı söylenen sözlerde hiç hoş değil bunu da belirteyim.
Sn. Ümit Davala yazılanlara göre demiş ki: '' Ben bir tek adama hesap veririm oda Michael Skibbe, çünkü bu kulübün muhasebecisi yada çaycısı değilim ki yönetime hesap vereyim '' cümlesini açıkçası hiçte hoş karşılamadım.
Skibbe, Sn. Davala'nın bir üstündeki hesap vermesi gereken kişi olabilir ama Skibbe'nin de hesap vermesi gereken bir üst makamı vardır bu kulüpte.
Sn. Ümit Davala'yı yönetim göreve getirdiğine göre yönetimde pekala görevden alabilir.
Sn. Davala'yı göreve Skibbe getirmedi.
Evet işin pratiğinde ve teorisinde Sn. Ümit Davala teknik konularda ilk önce Skibbe'ye hesap vermek zorunda ancak yardımcı antrenör olması konumu sebebiyle Sn. Davala'nın hesap vermesi gereken bir başka yer daha vardır oda yönetimdir, yönetim derken de ortalama bir akla sahip olan herkes burada kimi kast ettiğimi herkes bilir ve anlar herhalde.
Sn. Ümit Davala bu sözü sanıyorum kızgınlık ve kırgınlıkla söylemiş olabilir kanaatini taşıyorum ama keşke böyle birşeyi söylemeseydi.
Yani bu sözü benim başında olduğum bir fabrikada benim işe alıp ücretini verdiğim bir çalışanım söyleyecek olsa vallahi açıkçası bu sözü söyler söylemez tazminatını ve alacağı bordorusu eline verip yolcu ederim.
Sn. Davala'nın sözü bence biraz ağır kaçmış, kantarın topuzunu fazla kaçırmış bu direk başkana karşı söylenmiş bir söz anlamı çıkar bundan, ben bu sözden bunu anlarım.
Olmamış ayıp kaçmış bu.
Yanlış yapar doğru yapar, eksik yapar tam yapar ama bir başkan ile ne olursa olsun ne bir futbolcunun nede bir teknik adamın ters düşmesi, zıtlaşmasını doğru bulmuyorum. Bu tür şeyler ne futbolcuya nede teknik adama hiçbirşey kazandırmaz aksine çok şeyler kaybettirir.
Gelişmelere baktığımız zaman G.Saray'ın da Skibbe ile yola çok fazla devam edemeyeceği gözüküyor. Sanıyorum G.Saray'da devre arasını bekliyor ligin devre arasında G.Saray'da bir teknik adam değişikliği olabilir. Görünen o ki Skibbe'nin de kredisi azalıyor.
Görüntüye bakılırsa ligin en rahat ve huzurlu takımı Trabzonspor gibi gözüküyor. Ne diyeyim allah nazardan korusun.
Hafta sonunda Kocaelispor-F.Bahçe maçıyla lige verilen aradan sonra lig yeniden başlıyor.
Gerçekten F.Bahçe için oldukça zor bir maç.
Kocaelispor'u Sn. Yılmaz Vural gibi çok tecrübeli ve kıymetli bir yerli teknik adamımız çalıştırıyor. Yılmaz hoca bu maçların havasını defalarca solumuş bir tecrübeli bir hoca, F.Bahçe ise kendine gelebilmiş değil.
Kocaelispor'un oyununu görmeden bu maçta F.Bahçe'ye karşı ne yapabilir bunu söyleyebilmem zor, kaleci Serdar Kulbilge, Jestroviç, Serdar Topraktepe gibi önemli oyuncuları var.
F.Bahçe kaybederse Aragones'in işi artık iyiden iyiye zorlaşır ve sezonu tamamlayamaz görüşündeyim. Sanki bana önce beraberlik daha yakın bir ihtimal gibi geliyor sonra F.Bahçe galibiyete daha yakın gibi görünüyor.
Beşiktaş, Gençlerbirliği ile deplasmanda oynuyor. Buda zor geçecek maçlardan biri gibi gözüküyor ama Beşiktaş tecrübesiyle, kadro kalitesi farkıyla ve Sn. Mustafa Denizli faktörü ile zorda olsa Gençlerbirliği'nden üç puanı çıkaracağını düşünüyorum.
Haftanın en önemli maçı ise kuşkusuz ki; G.Saray-Trabzonspor maçı olacak.
G.Saray şu anda çok dağınık bir tablo sergiliyor bu dağınık tablo içersinde çok zor bir maç oynayacaklar.
Kendi sahasında olmasına rağmen formda ve güçlü bir Trabzonspor var karşılarında üstelik Sn. Ersun Yanal gibi tecrübeli ve kıymetli bir yerli teknik adamımız karşısında yanlız kalmış ve motivasyonunu kaybetmiş bir Skibbe ne yapar? bunu göreceğiz.
G.Saray kendi sahasında olmasına rağmen bu maçtan beraberlikle ayrılması halinde bunu onlar adına bir başarılı netice olarak görüyorum.
Benim bu derbi karşılaşmasındaki favorim Trabzonspor.
İki takımın oynadıkları oyunu kıyasladığım zaman normal şartlarda bu Trabzonspor'un G.Saray'ı evire çevire darmadağın edip yenmesi lazım.
Ancak tabii futbolun normal şartları her zaman her maçta geçerli olmuyor.
Biraz kötümser olacak belki ama ben Trabzonspor'un G.Saray'ı beklenmedik bir skorla farklı bir skorla bile mağlup edebileceğini düşünüyorum. Bu maçtaki tahminin önce Trabzonspor galibiyeti sonra beraberlik şeklinde.
Evet bir haftayı daha iyi kötü kapatıyoruz, her gününüz gibi hafta sonunuz da gönlünüzden geçtiği gibi olsun.
Son sözüm mü?
Ne demiş bilge; alkışı en sessiz karşılayan, alkışı hak etmiş demektir.
Sağlıcakla kalın.
Bu içeriğe kayıtlı yorum bulunamadı...