Yazı Boyutu : Yazıyı Küçült Yazıyı Büyüt
Harun Gökyiğit
harungokyigit@gmail.com
Futbol Kulüplerinin Değişen Yeni Sahipleri
29 Ekim 2008 Çarşamba 09:52
1990'lı yılların ikinci yarısı ile birlikte ( ki bu Bosman Devrimi olarak anılan oyuncuların serbest dolaşım hakkını elde etmesini sağlayan kararın çıktığı zaman dlimine denk gelir ) kulüplerin transfer politikalarında büyük değişiklikler meydana gelmiştir.

Özellikle büyük kulüp olarak nitelendirilebilecek olan kulüplerin büyük transfer harekatına girişimleri ister istemez finansal yapılarında değişikliğe gitmelerine yol açmıştır. Başta Britanya kulüpleri olmak üzere kayda değer sayıda İtalyan ve Danimarkalı futbol kulüpleri şirket oluşumları içersine girerek hisse senetlerini Avrupa borsalarında yatırımcılara sunmaya başlamışlardır.

2000'li yıllara geldiğimizde ise stratejik ortaklık şeklinde anılan satın almaların çapı büyümüş ve yapısı değişmiştir. Artık futbolu seven veya futbolun ticari gelirinden nemalanmak isteyen zengin iş adamları işin içine girerek kulüplerdeki tek yetkili olmak istemişlerdir.

Tabii bunun içinde yapılacak yol bellidir.

Kulüpleri sahip oldukları servet ile ele geçirmek. Bu yolu kullanarak istediklerini elde edenler olmuştur ancak istediklerini alamayanlarda olmuştur ve hatta istediklerini gelecek bir zaman diliminde alacaklarını düşünenler de olmuştur.

Bilinen o ki günümüz futbol sektöründe artık bu satın alma hareketlerinin son bulmayacağıdır.

1990'lı yıllarda görülmeye başlanan bu trendle birlikte 10 yıllık bir dönemin sonunda doğru stratejik işbirliği olarak değerlendirilen küçük seviyede ortaklıklara gidilmiştir.

1999 yılında gerçekleşen İngiliz Medya ve Otel Grubu Gradana'nın Liverpool'un %9.9'luk hissesini 22 milyon sterline satın alması bu tür stratejik ortaklıkların ilkiydi.

Yine aynı yıl Avustralya asıllı Amerikalı iş adamı Rupert Murdoch'un sahibi olduğu BSkyB şirketi, Leed United'ın hisselerinin %9.8'lik payını 13 milyon sterline satın almıştı.

Murdoch'un bu tür stratejik ortaklıkların temelinde yatan televizyon yayın hakları savaşında rakibine karşı öne geçmiş olmasıydı. Aktif bir alıcı konumunda olan BSkyB şirketi aynı yıl Sunderland futbol  kulübünün %5'ini 6.5 milyon sterline, Manchester City'nin de %9.9'unu 12 milyon sterline satın alıp bünyesine katarken zorlanmamıştı.

Murdoch'un 2000 yılında da satın almadan çok şirketinin varlığını hissettirmeye yönelik olarak yapılan hareketleri sürmüştü.

Nitekim BSkyB şirketi Chelsea'nın sahibi olduğu şirketlerden Chelsea Village'nin %9.9'luk hissesi için 40 milyon sterlin ödemiştir. BSkyB şirketinin bu saldırgan satın alım harekatının karşısında rakiplerinden İrlanda'lı kablolu yayın şirketi NTL'de boş durmayarak Aston Villa ve Newcastle United ile benzer anlaşmalara imza atmıştır. Şirket toplam değeri 26 milyon sterline ulaşan bir ortaklık karşılığında Birmigham şehrinin en büyük futbol kulübü olan Aston Villa'nın %9.9'luk hissesini satın almıştı.

Ancak NTL şirketinin Newcastle United ile yapmış olduğu ve kulübün %6.3 oranındaki hissesinin 10 milyon sterlin karşılığı İrdanda'lı kablolu yayın şirketine geçmesini öngören anlaşma İngiltere Rekabet Kurulu tarafından iptal edilmişti. Bu tür benzer bir süreç Ekim 1998 yılında BSkyB şirketi ve Murdoch'un da başına gelmişti. United'ı 621 milyon sterlin'e almak isteyen ve bu teklifi kulüp yönetimi tarafından da kabul edilen Murdoch'un hevesi İngiltere Hükümeti'nin satışa onay vermemesi ile kursağında kalmıştı.

Burada değinilmesi gereken bir nokta yapılan ve adına ister stratejik ortak ister satın alma olarak koyun yapılan satışların oranının %10'u aşması İngiltere Rekabet Kurulu'nun veto etme hakkını kullanması anlamına geliyordu. Bu nedenle medya kuruluşlarının satın aldıkları pay %10'un altında olmak zorundaydı. Bu girişimi delmeyi amaçlayan BSkyB şirketi ise başarılı olamamıştı.

Kulüplerin yerli veya uluslararası medya şirketleri tarafından satın alınmaya veya ortak olunmaya çalışılması sadece İngiltere'de değil İtalya ve Fransa gibi ülkelerde de görülen bir ticari hareket biçimiydi.

AC Milan'ın Silvio Berluscoli ve sahibi olduğu Mediaset şirketi ile, Canal+'nın Paris Saint German ve geçtiğimiz yıllarda iflasını açıklayan Servette ile olan ilişkisini bu şekilde tanımlamak mümkün ki bugün bu kulüpler hala AC Milan'ın ve Paris Saint German'ın yönetimindeler.

2000'li yıllar sonrasında futbol dünyasında yeni bir trend kendisini göstermeye başladı. Bu trend stratejik ortaklıktan çok farklı bir gelişim izledi. İngiltere'den Rusya'ya, Brezilya'dan İsrail'e kadar olmak üzere tüm dünyada görülen bu hareket dalgası ile birlikte kulüplerin sahiplerinin el değiştirmesi ve futbol sahnesine yeni ve zengin aktörlerin dahil olduğu bir yeni süreç yaşanmaya başladı.

1990'lı yılların başından itibaren futbolun içine yavaş yavaş nüfuz etmeye başlayan ticari faktörler ulaşabildikleri en yüksek noktaya kadar bugün emin adımlarla yürümeye devam ediyorlar.

Bütün bunlar 1 Temmuz 2003 tarihinde haber ajanslarına düşen, başlangıçta önemsiz gibi görünen ama dünya futbolu için hızlı ve önemli gelişmelerin yaşanacağı bir haber ile başlamıştı.

Haberde Rusya'nın en zengin iş adamlarından biri olan Roman Abramovich'in Londra merkezli Chelsea kulübünü 140 milyon sterline satın aldığı belirtiliyordu.

Bu satın alma futbol dünyası tarafından şaşkınlıkla karşılanmıştı. Aslına bakılırsa aradan geçen 5-6 yıla rağmen bu şaşkınlık hala bugünde devam ediyor.

Abramovich'in Chelsea'yı satın alması bu alandaki ilk önemli hareketti. Bununla birlikte futbol dünyası için önemli bir etki olmasa da bu tür zengin iş adamlarının orta ve büyük ölçekten söz sahibi futbol kulüplerini satın alışına ilk örnek Mısır asıllı İngiliz iş adamı Muhammed El-Fayed'in yine bir başka Londra kulübü olan Fulham'ı 1997 yılında satın almasıdır.

İkinci lig olarak adlandırılan First Division'da mücadele eden Fulham'ın Muhammed El-Fayed tarafından satın alınmasından sonra 5 yıllık bir iş planı ile Premier League çıkarılması hedeflenmişti.

Bunun için İngiliz futbolunun efsane isimlerinden Kevin Keegan göreve getirilmişti. Kulüp 2 yıl içersinde harcanan 40 milyon sterlin ile 2000-2001 sezonunda Premier League'de mücadele etme hakkını kazanmıştı.

Lige çıktığı ilk 2 sezonda parasını harcamaktan çekinmeyen, önemli ve pahalı transferlere imza atan El-Fayed, bunun sonucunda 2002-2003 sezonunda UEFA İnter Toto Kupasını kazanan ve o sezon 3.tura kadar yükselen bir takımın sahibi konumuna gelmişti. Buna rağmen daha büyük hedeflere odaklanıldığı için ve beklenilen hedeflere ulaşamamanın etkisi olmalı ki kulüp son 5 yıldır mütevazi bir kadro ve bütçe ile mücadele ediyor.

Muhammed El-Fayed, zengin ve servetini kulüp için harcayan yani futbola para akıtan ilk iş adamı olması açısından elbette önemli fakat Roman Abramovich'in Chelsea'yi satın alması ile Avrupa futbolunda yaptığı etki ile karşılaştırdığımızda aradaki farkın çok ama çok büyük olduğu şüphe götürmez.

Chelsea-Abramovich evliliği, Malcolm Glazer'in Manchester United'ı satın almasından önce Britanya futbol tarihinin en büyük satın alma ünvanına sahipti.
 
Chelsea kulübünün Abramovich'ten önceki sahibi Ken Bates 1982 yılında 1.5 milyon sterlin borcuna karşılık 1 milyon sterline satın aldığı kulübü 22 yıl sonra 140 milyon sterline satacağını hiç düşünmemişti.

Roman Abramovich, hem Chelsea için hemde Ken Bates için bir nevi kurtarıcı olmuştu. Bu söylediğim cümle hem ekonomik hemde futbol sahası içersinde oynanan oyun için geçerlidir.

Abramovich, Chelsea'yı satın almadan önce kulübün ciddi anlamda likitide ve borç sorunu vardı. Hatta Abramovic'in Chelsea'yı satın aldığı yaz kulübün önemli oyuncularını elden çıkarması bekleniyordu.

Abramovich'in kulübü satın alıp likitide sorununu çözmesi ile finansal açısından rahatladığını söyleyebilirim. Abramovich öncesi Chelsea'nın futbol açısından da parlak durumda olduğunu söylemek mümkün değildir.
 
İngiltere'nin elit takımları içersinde yer almayan bu Londra kulübü, her zaman Liverpool, Manchester United ve Arsenal gibi kulüplerin arkasında ara sıra parlayan ( 1997-1998 sezonunda Kupa Galipleri Kupası ve Süper Kupa'yı kazanmak ve 1999-2000 sezonunda şampiyonlar liginde çeyrek final oynama başarısı ) bir ekip görüntüsünden öteye gidememişti.

Temmuz 2003 yılında el değiştiren kulübün yeni sahibi ile birlikte talihi de değişti. 2003-2005 yılları arasında ki süreçte futbolcu transferlerine 200 milyon sterlinnin üzerinde harcama yapan Abramovich'in Chelsea'si ile Ken Bates'in Chelsea'si arasındaki en büyük farkı açıklamak için futbol sahasına bakmak yeterlidir. Premier League'de şampiyonluklar yaşamaya başlayan, şampiyonlar ligi de katılan ve yarı filan oynayıp yarı final oynamayı başarısızlık olarak kabul eden bir zihniyet ve anlayış devrimine ulaşan devasa bir Chelsea.

Her ne kadar Roman Abramovich'in Chelsea'yi satın alması ve bu alım sonucunda yaptığı transfer harcamaları için kara para aklama yönünde iddialar ortaya atılmışsa da, bu iddialar resmi olarak kanıtlanmadığı sürece sadece bir şüphe olarak ortada kalacağı aşikardır.

Avrupa futbolunda 2005 yılına gelindiğinde de en çok konuşulan konuların başında Malcolm Glazer'in Manchester United kulübünün çoğunluk hisselerini satın alıp tek başına yönetim hakkına sahip olması gelmişti.

1998 yılında BSkyB aracılığıyla Rupert Murdoch'un deneyip başaramadığını Malcolm Glazer üç aşamalı bir planla başarmıştı. İlk aşamada kulübün hisselerinden ufak bir pay olan %2.4'ünü borsa yoluyla satın alıp bunu takip eden ikinci aşamada 2004 yılının Ekim ayında yapılan alım harekatı ile sahip olduğu payı %28'e çıkarmış ve elde etmiş olduğu bu oran ile Malcolm Glazer kulüp yönetiminde söz sahibi olma hakkını elde etmişti.
 
Kulübün yönetim kurulunda sahip olduğu hisse oranıyla üç yönetici atanmıştı. Amerikalı iş adamı Malcolm Glazer'ın daha sonra 790 milyon sterlin'e kulübü satın alma teklifi kulübün taraftarlarının baskısıyla kabul edilmeyince bu duruma içerleyen Glazer önce kulübün İrlandalı hissedarları JP McManus ve John Magnier'in hisselerini alarak kulübün %58'ini ele geçirmeyi başardı. Daha sonra da borsadan yaptığı atılımlar ile kulübün %75'ine sahip oldu.

Gerçekleşen bu son atılım hareketi için 790 milyon sterlin harcayan Malcolm Glazer'in elde ettiği kazanç ödediğinden kat ve kat fazladır.

Malcolm Glazer'in Manchester United'ı satın alması ile Roman Abramovich'in Chelsea'yi satın alması arasında büyük farklılıklar vardır. Malcolm Glazer yapılan alım harekatı sonucunda çoğunluk hisselerine sahip olurken Roman Abramovich ise Chelsea'yi satın alması sonucunda çoğunluk hisselerine sahip olamamıştı.

Abramovich doğrudan ve borçlanmadan Chelsea'ye para transfer ederken, Glazer bir strateji doğrultusunda dolaylı ve banka kredisiyle Manchester United'i satın almıştı. Bunun önemi ise, Glazer'i Manchester United'ı tamamen bir ticari işletme, bir şirket gibi görerek kar maksimizasyonuna önem vermesidir. Bu rasyonelliği ve rantabiliteyi mümkün kılan mantıklı bir yaklaşım olmakla birlikte, sportifliğin dışında endüstriyel değerlerin ön plana çıkmasına yol açabilecek ciddi kaygı verebilecek bir gelişmedir. Bu durum Manchester United'ın iyi yönetilmemesi durumda Glazer'in borçluluğunun da yüksek olmasının etkisiyle Glazer'in diğer şirketlerine fon transferine olanak sağlayabilir.

Burada Manchester United'ın nasıl bir yönetim sürecinden geçeceği ve kulübün gelişimi çok önemlidir. Bugün Glazer var olan mevcut koşullarını aynen korurken gelecek için net bir işaret vermiş değil, kulübün yeni sahibi Glazer'in ülkesi A.B.D.'de yeni yatırımlar yapması ve bu yatırımların merkezinde de Manchester United'ın olması şu anda ortaya yeni yeni çıkmaya başlayan bir planlama.

2003 yazında sahibi olduğu Chelsea'yi Rus iş adamı Roman Abramovich'e satan Ken Bates, 21 Ocak 2005 tarihinde yeni bir alım hareketi gerçekleştirerek İngiltere'nin en çok gelecek vaat eden kadrosuna sahip olan Premier League'nin ilk şampiyonu olan Leeds United'ın %50'lik hissesini 10 milyon sterlin karşılığında almıştı.

Ken Bates'in öncelikli olarak iki hedefi vardı. Kulübün borçlarını temizlemek ve 30 milyon sterlinin üzerinde bir fiyata satılan Elland Road Stadyumunu ile Thorp Arch Antreman alanının geri alınması. Bu hedeflerden ilkine Ken Bates ulaştı. Kulübün yeni sahibi Ken Bates, Leeds United'ın geleceğinden oldukça umutlu.

Kulüplerin el değiştirmesi ve yeni sahiplerinin olması sadece Avrupa futboluna özel bir olgu değil. Farklı bir yapıda da olsa Brezilya'da da bu tür hareketlere rastlanıyor.

Brezilya'nın en büyük üç kulübünden biri olan Corinthias, bir İngiliz şirketi olan Media Sport Investment ( MSI) tarafından satın alındı mesela.

Fakat İngiliz şirket alışıla gelinmiş olduğundan daha farklı bir şekilde kulübe ortak oldu. MSI ile yapılan anlaşma bir satın almadan daha çok bir iş ortaklığı şeklinde değerlendirmek daha doğru olur kanaatini taşıyorum. MSI şirketi, Corinthias'a 10 yıllığına ortak olurken kulübe 35 milyon dolarlık bir nakit girişi akışında bulundu. Bu nakit akışının 20 milyon doları kulübün varolan borçları için kullanıldı. Yapılan bu anlaşmadan MSI'ın sağlayacağı fayda ise kulübün elde edeceği gelirin %51'ine sahip olacak olması. Ayrıca bu 10 yılda meydana gelebilecek olan maddi kayıplarda MSI şirketi tarafından karşılanacak.

MSI şirketinin kulübe ortak olmasından sonra önce takıma çok önemli transferler yapıldı ve ardından Koreli Samsung firması ile bir yılı 10 milyon dolardan 4 yıllık bir sponsorluk anlaşması yapıldı.

Tabii bu ortaklıkla ile ilgili ciddi sorgulamalar ve eleştirilerde yapılmıyor değil. MSI şirketinin gerçek sahiplerinin Rus iş adamları Boris Berezovsky ve Roman Abramovich olduğu iddiaları dilden dile dolaşıyor. Bu iddialar bugün için doğrulanmasa da futbol dünyasında büyük bir kesim tarafından kabul görüyor. MSI şirketinin sorgulanan ve eleştirilen diğer bir yönüde şirketin sportif yatırımda bulunmaktan daha çok elde edilen kara paranın aklanmasına yönelik bir organizasyon içersinde yer aldığı söz konusu olduğu yönünde. Bu iddia da henüz kanıtlanmadı ama şu anda Corinthias kulübü öncülüğünde Brezilya futbolunda yeni bir modelleme örneği oluşturulmaya başlandığı da su götürmez bir gerçektir.

Fransa'nın Monaco takımının ana sponsorlarından biri olan Fedcominvest şirketinin sahibi Rus iş adamı Alexei Fedorychev, Dinomo Moskova kulübünün %51 hissesini satın aldı. Fedorychev şimdilerde Porto başta olmak üzere Portekizin ünlü kulüplerini satın alma hedefini kendine seçti. Nitekim Porto'ya birçok yatırımlar yapıp son 4 yılda 100 milyon dolar harcadı. Fedorychev ayrıca Dinamo Moskova kulübünü satın alırken Dinamo Stadyumu ile antreman tesisleri ve alt yapı akademisinin yenilenmesini de finanse etti. Rus iş adamı aynı zamanda Rusya liginin yayın hakları ile tüm stadyumların reklam haklarının %80'ini satın aldı.

Fedorychev, bu işlere bir anlık hevesle bakmadığını ispatlamak için bir başka Moskova takımı FC Rostov'u da satın alarak gösterdi. Dinamo Moskova ve FC Rostov şu ana kadar sportif anlamda bekleneni veremese de Alexei Fedorychev'in izlediği yol kısa vadeli değil uzun vadeli bir planlaması olduğunu da belirtmeliyim.

Rusya'da meydana gelen kulüp satın almaları sadece Moskova merkezli takımlar için geçerli değil. Örneğin Rusya'nın güney bölgesinde yer alan Krasnador Bölgesi Yönetimi'ne ait FC Kuban kulübünün %50'si Rusya'nın en zengin iş adamlarından olan Basic Elementh and Russian Aluminum şirketinin sahibi Oleg Deripaska tarafından satın alındı.

Rusya merkezli olmasına rağmen Rusya dışında gerçekleşen bir başka satın alma hareketi de İsrail'in önemli kulüplerinden Beitar Jerusalem'in Rusya doğumlu musevi iş adamı Arkady Gaidamak'ın kulübün %55 hissesini satın alması ile gerçekleşti. Gaidamak bununla da yetinmeyip İsrail'in önemli basketbol takımı Hapoel Jerusalem'in hisselerinin tamamını satın alarak ülke sporuna önemli bir hareketlilik sağladı. Rus iş adamının önümüzdeki 5 yıllık dönemde İsrail futbolunu ve basketbolunu önemli yerlere taşıyacağı tahmin ediliyor.

Dünya futbol piyasasında Rusya merkezli kulüp satın alma hareketlerine şüphe ile yaklaşılıyor. Bunun nedeni ise dinamik halde olan Rus iş adamlarının bu döngü içersinde servetlerini kullanarak kara para aklamaya çalıştıklarına yönelik olmasından kaynaklanıyor. Bu iddialar devamlı olarak gündemde olmasına rağmen resmi olarak halen ispatlanabilmiş değil. Bu tür Rusya merkezli satın alma hareketleri devam ettiği sürece bu iddiaların ardı arkasının kesilmeyeceği de su götürmez bir gerçek olduğu kanaatini taşıyorum.

Dünya futbol kamuoyunda fazla ilgi görmeyen fakat önem teşkil eden satın almalarda bulunuyor. Örneğin dünyanın en gözde spor organizasyonlarından olan Formula 1'de kendi adını verdiği takımı ile yarışan Avusturyalı enerji içeceği firması Red Bull'un Avusturya birinci lig kulüplerinden Sazburg'u satın almasını buna örnek verebilirim. Ukraynalı ve Kazak yatırımcılarında satın almak için çok uğraştığı bu kulübün yeni sahibi Dietrich Mateschitz'in uzun vadeli planlamasında  Avusturya kulübünü Avrupa'nın en önde gelen kulüplerinden biri haline getirmek var.

1990'lı yıllarda Avrupa'nın söz sahibi takımlarından biri olan İtalya'nın Parma kulübünün sahibi Tanzi Ailesi'nin yaptığı muhasebe yolsuzluğu sebebiyle iflas etmesinin ardından zor günler yaşayan Parma'nın imdadına Real Madrid'in eski başkanlarından Leronoz Sanz yetişerek Parma kulübünü satın aldı.

Öyle tahmin ediyorum ki; futbol kulüplerinin el değiştirmesi sonucu elde ettikleri başarılar bu tür satın alma hareketlerini devamlı olumlu yönde etkileyecektir. Özellikle çok büyük başarıları bulunmayan fakat yapılan satın almalar sonucu başarılar elde ederek seviyelerini yükselten futbol kulüplerin olması bu alana doğru hareket edenlerin ve futbola yatırım yapan yeni iş adamlarının sayısını artıracaktır kanaatindeyim.

Peki ülkemizde bu durum yaygınlaşabilir mi? yada F.Bahçe, G.Saray, BJK, Trabzonspor gibi büyük kulüplerde birgün birileri tarafından satın alınabilir mi?

Eğer ülkemizde ticari yaşam daha fazla gelişirse bu güzide kulüplerimizin faaliyet göstermiş oldukları spor branşlarındaki takımlar pekala satın alınabilir, bu kulüplerin bütün branşlarıyla birlikte tamamının satın alınması için şu anda bu kulüplerimizin yapıları itibariyle mümkün gözükmüyor.

Peki imkansız mı?

Hayır elbette değil ancak bu kulüplerimizin birer camia olduklarını ve her birinin kendisine has özel bir karekteristik yapıları, gelenekleri ve görenekleri olduğunu unutmamak gerekiyor.

Burada ülkemiz için önemli olan kulüplerimizin satın alınması filan değil asıl önemli olan bu karekteristik yapılarını koruyup kendi bünyelerinde oluşturdukları gelenek ve göreneklerini muhafaza etmeleridir yoksa bu kulüplerimizin sahibinin a şahıs b şahış yada bilmem ne şirketine ait olması değildir. Her ne kadar böyle bir satın alma durumunda bu kulüplerimizin kağıt üzerindeki sahibi bir kişi yada zengin bir aile olmuş olsa da bu kulüplerimizin esas sahibi bu kulüplerimize gönül vermiş olan futbolseverler ve taraftarlardır.

***

Evet bu haftada yine ilginç sonuçlar oldu. Zorlanacağı ama maçı zorda olsa kazanacağını düşündüğüm Beşiktaş, Sivasspor maçında 1-1 berabere kaldı. Daha önce söylediğim gibi Sn. Mustafa Denizli yönetimindeki gerçek Beşiktaş'ı izleyebilmek için Mustafa hocaya 2 aylık bir zaman verilmesi gerekiyor.
 
İki ay sonra benim tahminin Mustafa hoca Beşiktaş'ta herşeyi yerli yerine oturtur. Beşiktaş'ı dikkatli izlerseniz eğer her hafta saha içersinde oyun olarak bir gelişim gösterdiğini görürsünüz. Herşeyden önce gördüğüm kadarıyla Beşiktaşlı futbolculara bir özgüven gelmiş, takım saha içinde daha fazla yardımlaşarak oynamaya başlamış, her futbolcu bir arkadaşının yapmış olduğu hatayı hemen arkadaşına yardım ederek hatayı kapatmaya çalışıyor bunlar Beşiktaş adına pozitif gelişmeler. Beşiktaş'ın şu an için şampiyon olur mu? sorusunu sormak için erken bunu ancak iki ay sonra takımın o zaman ki durumunu görerek kesin bir kanaate ulaşabiliriz düşüncesindeyim. Ancak ortada bir gerçek var oda Beşiktaş Sn. Mustafa Denizli ile bir hava yakaladı, bir pozitif sinerji sahibi oldu bu her halükarda sahada görülüyor.

Sivasspor'un oynadığı futbolu çok beğendiğimi söyleyemem ancak bence çok akıllı oynadılar amaçları yenilmemek ve puan almaktı bunu da başardılar. Evet oynadıkları futbol belki görsel anlamda tribün için çok zevkli değildi ancak ben olaya teknik olarak baktığım zaman Sivasspor'un oynadığı oyunu son derece makul ve akıllı buluyorum bu yüzden Sn. Bülent Uygun'u tebrik etmek lazım bir yerde tecrübe ile gençlik mücadelesi gibi oldu maç tecrübe gençliği yenemedi gençlikte tecrübeye yenilmedi ben bu maçı kısaca böyle değerlendiriyorum.

Beşiktaş bu hafta Kayseri deplasmanına gidiyor. Beşiktaş için gerçekten zor bir maç olacak, Kayserispor ligin en iyi mücadele eden takımlarımızdan biri, bu maçın nasıl neticeleneceğini kestirmek gerçekten zor, tam üç ihtimalli maçlardan biri. Bana sanki gollü beraberlik kokuyor gibi bu maç ama Beşiktaş şampiyon olmak istiyorsa bu tür zor maçları deplasmanda da olsa kazanmak zorunda, Sivasspor maçında zaten puan kaybettiler üst üstte iki hafta birden Beşiktaş'ın puan kaybına uğrayacağını açıkcası pek ihtimal vermiyorum ben bu maç için önce Beşiktaş galibiyeti sonra beraberlik diyorum.

F.Bahçe-Bursaspor maçı F.Bahçe için tahmin ettiğim gibi öyle hiçte zor değil tam aksine çok kolay geçti. Ama bunda rakibinin kötü oyununun etkili olduğunu düşünüyorum.Bursaspor inanılmaz derecede kötü bir top oynadı. Açıkçası bu maça Bursasporlu futbolcular kendilerini hiçte iyi hazırlamamışlar.

Hafta arası Bursasporlu Mustafa Sarp ve Sercan'ın F.Bahçe'ye önümüzdeki sezon transfer olacakları yazılıp çizilmişti. Bu oyuncuları özellikle seyrettim baktım öyle F.Bahçe'de oynayabilecek kapasiteye sahip olmadıklarını gördüm.
 
Oysa G.Saray maçında bu futbolcular çok iyi oynamışlardı. Garip doğrusu bir G.Saray maçında iyi oynadılar diye tuhaf bir şekilde havaya girmişler. Bu şekilde oynadıkları sürece ne Mustafa Sarp nede Sercan büyük takımlarda oynamayı ancak yataklarına yattıklarında rüyalarında görürler.

Bir genç futbolcu bu kadar ruhsuz, bu kadar silik bir futbol oynamaz, genç adam o sahada, o seyirci önünde, F.Bahçe ile oynarken çimleri yolarak oynar, sahada basmadık yer bırakmaz, büyük takımın oyuncularını yapacağı hareketlerle küçük düşürür, onlarla dalgasını geçer. Ama kabahat birazda bizim yazılı basında G.Saray maçı sonrası Mustafa Sarp ve Sercan için yazılanları okuyan sanki bu çocukların dünya starı olduğunu zanneder. Yazık bu çocukları bu kadar erken havaya sokulmasını doğru bulmuyorum sahada iki genç çiçek yeşeriyor bizim basın o iki genç çiçeği daha filizlenmeden neredeyse yok olup solmasını sağlıyor. Bu çocuklara bu kötülüğü yapmamak lazım, allahtan başlarında Sn. Samet Aybaba gibi bir teknik adam var da kendilerini toparlama ve kötü yola sapmama imkanları var.

Geçtiğimiz haftalara oranla F.Bahçe biraz daha iyi bir top oynadı. Daha önce söylemiştim esas F.Bahçe'yi ligin ikinci devresinin maçları başladığında seyredebiliriz diye, ilk devre bitmeden F.Bahçe'yi yerden yere vurmak anlamsız, Aragones'e zaman tanımak lazım bu zamanda ancak ligin ilk devresi tamamlana kadar olması gerektiğini düşünüyorum. Aragones ligin ikinci yarısına Türkiye'de bütün takımları tanımış bir teknik adam olarak başlayacak bu yüzden esas F.Bahçe'yi ligin ikinci yarısının maçları başladığında seyredeceğimiz kanaatini taşıyorum. 

Ha başarısız olursa, ligin ikinci yarısında da kötü futbol oynamaya devam ederse o zaman Aragones ile F.Bahçe arasında bir doku uyuşmazlığını söylemek daha doğru olur düşüncesindeyim ama şu anda bunu söylemek için erken.

F.Bahçe bu hafta Eskişehirspor deplasmanına gidiyor. Kağıt üzerinde maçın favorisi tartışmasız F.Bahçe'dir tıpkı geçtiğimiz hafta G.Saray'ın Eskişehirspor karşısında favori olduğu gibi. Ama futbol kağıt üzerinde oynanmıyor kağıt üzerinde futbolun sadece teorisi yapılıyor. 

Eskişehirspor eğer G.Saray maçının galibiyetinin vermiş olduğu rahatlıkla ve o havayla sahaya çıkarsa sonu Bursaspor gibi olur yok eğer işi sıkı tutup G.Saray maçındaki gibi oyun disiplininden kopmadan oynarlarsa o zaman F.Bahçe bu maçta bir hayli zorlanır ve puan kaybına uğrayabilir. Burada maçın sonucunu belirleyecek olan Eskişehirlisporlu futbolcuların olayı nasıl gördükleriyle ilgilidir. F.Bahçe'nin nasıl bir oyun şablonu içersinde oynayacağı zaten belli burada belli olmayan Eskişehirspor'un nasıl oynayacağı. Bu yüzden bu maç F.Bahçe için oldukça zorda geçebilir Bursaspor maçı gibi çok kolay olarak da geçebilir kanaatindeyim.

Trabzonspor-Gaziantepspor maçında kaybetmemesi gereken iki puanı kaybetti. Kendi sahasında oynadığı bu maçı Trabzon'nun ne yapıp edip kazanması gerekiyordu. Trabzonspor kendi sahasında bu şekilde hoyratça puan kayıpları yapmamalı, aksi takdirde şampiyonluk şanslarını azaltırlar. Bu ligin başından beri hiç kimse Trabzonspor'u hala şampiyonluk yolunda dikkate almıyor ve Trabzonspor'u küçümsüyor. Aslında bu Trabzonspor için bir avantaj bu avantajı Trabzonspor'un kullanması gerekiyor.

Bu hafta İstanbul Büyükşehir Belediyespor ile deplasmanda oynayacaklar. Sanıyorum maç Olimpiyat stadında oynanır, İstanbul'daki Trabzonsporlular bu maçta Olimpiyat stadını doldurabildikleri kadar doldurmaları lazım. Trabzonspor'un yanlız olmadığını bu maçta Trabzonlu taraftarlar, Trabzon'a gönül verenler göstermek zorunda.

İki haftadır puan kaybeden Trabzonspor'un kendisini bir nevi affettirmesi için bu maçı Trabzonsporlu futbolcular kazanmalı hemde öyle 1-0, 2-0 değil çok farklı bir galibiyet ile sahadan ayrılmaları lazım. Trabzonspor bu maçı alacak bunun başka yolu yok çünkü üst üstte üç hafta puan kaybı Trabzonspor için çok fazla olur.

G.Saray-Eskişehirspor deplasmanında kağıt üzerindeki favoriliğini gösteremedi. Trabzonspor maçında oynadıkları kötü futbolla 3-0 galip gelerek takımlarının çok iyi oynadığını zanneden G.Saraylılar bu hafta takımlarının o kadar da iyi futbol oynamadığını Eskişehirspor maçında görmüş olmaları lazım. Kazanan takım her zaman haklıdır, kazanan takım her zaman doğrudur zihniyetini ancak skor yazarları savunur. Oysa futbolunun doğasında böyle birşey yok, kazanan takım her zaman haklı olmaz, kazanan takım her zaman doğru takımda olmaz.

Trabzonspor maçının skoru G.Saraylıları aldatmasın demiştim ama Trabzonspor maçının skorunu Eskişehirspor maçında G.Saray'ı aldattığını herkes görmüş oldu.

Eskişehirspor oldukça mütevazi bir takım, bu sezon yapmaları gereken yıllar sonra süper lige çıktıklarından dolayı ilk sezonlarında daha önce söylemiştim tekrar ediyorum bu sezon öncelikli olarak süper ligde kalmayı hedefleri lazım. İkinci sezonlarında orta sıralarda ilk onda yer edinmeyi hedefleri lazım. Süper ligdeki üçüncü sezonlarında ilk beşi yada ilk altıyı hedeflemeleri lazım gerektiğini düşünüyorum.

Bir futbol takımı belli aşamaları yaşamadan, belli süreçleri atlatmadan yükselemez, yükselse bile elde etmiş olduğu başarı kısa süreli olur ve kalıcı olmaz. Eskişehirspor, süper ligde kalıcı olmalı, kalıcı olması içinde aşama aşama yol kat etmesi lazım, basamakları birer birer ve sabırlı bir şekilde hazım ede ede çıkması lazım.

Bu hayatın her aşamasında her işinde, her insan için geçerlidir. Öyle bazı şeyler birden olmaz, bazı şeyler birden olduğu zaman hem o insan sapıtır hemde o insan kendisini geliştiremez ve çiğ kalır.

Hayatta birden yükselen ve birden çok zengin olan insanlara bir bakın, onlara baktığınızda ne görürsünüz?

Bir çiğlik, bir yapaylık, bir gelişmemişlik, bir oturmamışlık, bir zarar ve ziyan görürsünüz. Çünkü bunun olmasının sebebi bir takım yaşanması gereken aşamalardan geçilmediği içindir.

Hayatta yavaş ama emin adımlarla yükselen ve yavaş yavaş büyüyüp zengin olan insanlara bakın onlara baktığınızda ne görürsünüz?

Bir olgunluk, bir tecrübe, bulunduğu yeri bir hazım etme, bir gelişmişlik, bir fayda ve bir istifade görürsünüz. Çünkü bunun olmasının sebebi bir takım yaşanması gereken aşamaların her birinin yaşandığı içindir.

Futbol takımları da böyledir.

G.Saray bu hafta kendi sahasında Gaziantepspor ile oynuyor. Kazanırlar mı açıkçası belli değil çünkü bu G.Saray çok istikrarsız bir top oynuyor. G.Saray'ın ne zaman iyi top oynayacağı, ne zaman kötü bir top oynayacağı belli değil, zaten sahada oynadıkları bir oyun düzenleri ve şablonları da yok. G.Saray ligde gidiyor ama işte öylesine kör topal yol alıyor. Bu şekilde daha nereye kadar yol alırlar belli değil.

G.Saray'ın başka problemleri var, kulübün yapısal anlamdaki sorunları çözülmeden G.Saray'ın sağlıklı bir şekilde yol alacağına ve büyüyebileceğine inanmıyorum. G.Saraylıların yapmaları gereken en önemli şey sabırlı olmaları.

Tıpkı nasıl ki 14 yıl şampiyon olunmadığı sezonlarda sabırlı ve sebatlı davranıldı yine böyle bir sabrı ve sebatı G.Saraylılar yaşamak mecburiyetinde, önce stadın yapımı bitmeli, sonra Ali Sami Yen Spor Kompleksi'nin içersinde yer alacak olan 10-15 bin kişilik basketbol salonunun inşasına başlanmalı. Bunlar öncelikle tamamlanmalı.
 
Bunlar tamamlanırken G.Saray Kavacık'ta Sn. Özhan Canaydın döneminde alınan ve kulübe kazandırılan 30 dönümlük arazi değerlendirilmeli buraya bence bir alış veriş merkezi ve otopark yapılmalı ve böylelikle kulübe ek bir gelir kazandırılmalı.

Yine Sn. Özhan Canaydın döneminde kulübe kazandırılan Büyükçekmece'de 300 dönümün üzerindeki araziye mutlaka sportif yeni tesis inşası yapılarak değerlendirilmeli, uzun vadeli dönemde G.Saray şehrin içersinden taşınıp Florya'dan Büyükçekmece'ye taşınmasının faydalı olacağı kanaatini taşıyorum. Florya'dan çıktıktan sonra Florya'da bir şekilde mutlaka değerlendirilir.

Beylikdüzü Belediyesi'nin sınırları içersinde E5 karayolunun yanında 20 dönümlük bir arazi var. G.Saray burayı da bir futbol ve basketbol okulu yaparak değerlendirmeli. Sapanca Gölü kıyısında Kırkpınar Belediyesi'nin verdiği 20 dönümlük arsaya da sportif bir tesis yapılmalı yada burayı başka bir şekilde değerlendirmeli.

Bunların dışında G.Saray tüm bunları yaparken eline geçmiş olduğu paralarla Türkiye'nin her ilinde geniş kapsamlı bir yatırım projelerine girişmeli, her ilde bir araştırma yapılarak uygun yerlerde arsalar satın alınarak G.Saray her ilde kulübe gelir sağlayacak olan görkemli ve güzel bir alış veriş merkezi ve 4 yada 5 yıldızlı oteller yapımına başlanmalı. Kulüp bu yatırımlardan elde edeceği gelirlerle uzun vadeli süreçte kendi ayakları üzerinde kimseye muhtaç olmadan durabilmesi bu şekilde sağlanmalı.

G.Saray bu saatten sonra herşeyi bütün planlamasını uzun vadeli yapmak mecburiyetinde olduğuna inanıyorum. Bu kulübün doğru ve planlı ve stratejik bir planlamayla önü oldukça açık yeter ki G.Saraylılar sabırlı olsunlar ve birbirlerine güvenip inansınlar, birbirlerine köstek değil destek olsunlar.

Ben açıkçası G.Saray'ın bu sezon yada önümüzdeki yıllardaki şampiyonluk mücadelelerinin derdinde değilim benim için asıl önemli olan kulübün yapısal anlamda hem kurumsallaşması hemde sağlıklı akılcı yatırımlarla geleceğini sağlama almış olmasıdır. Bence G.Saray'da esas yapılması gerekende bunlar. Bunları yapmadan G.Saray gerçek anlamda bir dünya kulübü olamaz.

G.Saray yerel bir kulüp değil, G.Saray bir semt kulübü değil, G.Saray bir şehir kulübü değil G.Saray evrensel bir dünya kulübü olmalı, zaten olmaya da mecbur. Var olmak için, yaşamak için bunu olmaya mecbur.

G.Saray tamamlayacağı bu yatırımlarla önümüzdeki 10 yılın sonunda bütçesi 2 milyar dolarlık ve önümüzdeki 20 yılın sonunda da bütçesi 5 milyar dolarlık bir spor kulübü olmalıyı hedeflemelidir.

Peki G.Saray bütçesi 10 yılda 2 milyar dolarlık bir spor kulübü olur mu?

Ve 20 yılda G.Saray bütçesi 5 milyar dolarlık bir spor kulübü olur mu?

Olur.

Hemde bal gibi olur. Çünkü olmaması için bir sebep yok.

G.Saray ne zaman ki bütçesi önce 2 milyar dolarlık sonrasında 5 milyar dolarlık bir kulüp haline gelir işte ancak o zaman gerçek bir dünya kulübü haline gelir.

Aksi halde aksini düşünmek bile istemiyorum. Bunun aksi olmamalı.

G.Saray dünya kulübü olmayı hedefliyorsa marka değerini yükseltmesi gerekir. G.Saray Türkiye'nin yaratmış olduğu en önemli markalarından birisidir. Bu önemli markanın dünyadaki değerinin yükselmesi demek Türkiye'nin de değerinin yükselmesi demektir.

G.Saray bugünkü olduğu gibi artık 100 yada 200 milyon dolarlık küçük bütçeli paralarla yönetilemez, bu kadar ufak çerez paralarla zaten yönetilmemesi de gerekir. G.Saray'ın bütçesinin artık milyar dolarla konuşulup, milyar dolarlarla yönetilmesi lazım. Çünkü yaşadığımız yüzyıl istense de istenmese de G.Saray'a bunu bir zorunluluk olarak karşısına çıkarıyor. Bunun artık farkına varılması ve bunun artık idrak edilmesi lazım.

Evet değerli okurlar; bu haftalık benden yine bu kadar; son sözlerimi bilge kişinin söylediği bir söz ile noktalayayım. Ne demiş bilge kişi; Planlama yapmak, ileriyi düşünmek muhtemel sorunlardan kurtulmanın en güzel yoludur. Eğitimli insanın hayatının çeşitli evrelerinde ulaştığı üç disiplin seviyesi vardır. Gençken cinsellik konusunda, orta yaşlarda rekabet konusunda ve yaşlandığında kazanç konusunda disiplin; buda uzun vadeli planlama yapmak ve hayatın her safhasını düzenli yaşamak demektir.

Kalın sağlıcakla

Yorum Ekle
Arkadaşına Gönder
Yazdır
KÖŞE YAZISI YORUMLARI
Bu içeriğe kayıtlı yorum bulunamadı...
Bu içeriğe ait yorum yok. İlk ekleyen siz olmak ister misiniz?
YAZARIN DİĞER YAZILARI
ANKET
Okul Sütü Projesini Doğru Buluyor musunuz?
Okul Sütü Projesini Doğru Buluyor musunuz? anketi
Oylamaya Katıl »
» RSS
| Copyright © 2008 haberajans.com

Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Yazılım & Tasarım & Teknik Destek : Mahmut ÖZDEMİR