













Lise yıllarında tarih dersindeyken hocamın o titrek ve duygu yüklü sesinden dinlediğimde gözyaşlarımı tutamadığım bir konudur İstanbul’un fethi.
Halen ne zaman dinlesem buğulanır yine gözümün perdesi ve gizli gizli akıtırım sineme…
Yine bir fetih coşkusu vardı İstanbul’da…
Üsküdar’dan Beşiktaş’a vapurla bu coşkunun yaşandığı yere doğru yol alıyordum. Dalgalar beni 1453 yıllarına götürüyor ve duygularım yine depreşiyordu.
İstanbul’un güzelliği başımı döndürüyor, bu şehre aşık olmak yaşam sevinci veriyordu.
Bu duygularla kendimden geçerken kulaklarımı bir coşku tırmalıyordu.
Tırmalıyordu çünkü içim İstanbul’un fethiyle doluydu.
“Şampiyon Beşiktaş” sloganları üzerimdeki efsunlu büyüyü bir anda dağıttı.
İçimi bir ürperti kapladı. Bunun adı ümitsizlikti…
Gençliğin beyhude aşklara tutulmasının verdiği acıydı…
Bu uğurda kendilerini dağıtmalarının verdiği kederdi…
Bu duygudan derhal kendimi uzaklaştırmam gerekiyordu ve öyle de yaptım…
Tekrar denizin mavi gözüne daldım, hayran hayran seyredaldım…
Martılara gülücük attım, semaya göz kırptım, dalgalara el salladım…
Ve nihayet vapur iskeleye yaklaşıyor slogan sesleri de bir o kadar yükseliyordu.
İskeleden İnönü stadına kadar yürümek istedim, yürürken İçimi saran ürperti yeniden benliğimi sardı…
Nasıl sarmasın ki; bir gençlik düşünün coşkuyla bir zafer kutluyor ama bu zafer fethin zaferi değil Beşiktaş’ın galibiyetiydi.
Saat garbın güneşle buluştuğu anlar ve ellerinde bira, şampanya şişeleri …
Çılgınca hareketler, danslar bağrışmalar boynumu yere eğdirirken, manzara beni Fatih’in yirmi bir yaşındaki dünyasına götürdü…
O ki; bugün gençliğin anlamsız bir olayla coştuğu yıllarda, kendine bir aşık bulmuş durmak yorulmak bilmeden sevdasıyla uğraşıyordu.
Öyle ki; gece gündüz uyumuyor aşığına kavuşmak için her gece inci tanelerini yastığına boşaltıyordu, ağlamaktan adeta yastığı su tulumuna dönmüştü…
Bu ne büyük bir aşktı ve bu ne mukaddes bir gençlikti ki; Fatih’i şahlandırıyor ve kendinden geçiriyordu…
Bütün bu düşünceler beynimde uçuşurken dolma bahçe sarayına yaklaşmıştım…
Duvardaki Atatürk’ün portreleri gözüme çarptı… Bir tanesinde şöyle bir manzara vardı:
Anadolu’nun saf, temiz ve bir destan yazacak kadar inancı olan yaşlı ninelerimiz, dedelerimiz ellerinde silahla duruyor “Cumhuriyeti biz kurduk” yazısı bulunuyordu.
Bu resim beni geride bıraktığım manzara’ya götürmüş, “cumhuriyeti bu gençler mi yaşatacak” sorusuyla meşgul etmişti.
Bu meşguliyet çok sürmeden stada yaklaştığımı kulağıma gelen fetih marşlarıyla anlamıştım.
“Bir bu gençliğe bak bir de maçı kutlayan gence” cümlesini kurmadan kendimi alamadım…
İçeri girdiğimde genci yaşlısı demeden gelmiş coşkulu bir şahlanış vardı…
Fetih marşı stadı şenliğiyle dolduruyordu:
Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek;
Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek;
Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek
Yürü, hala ne diye oyunda oynaştasın?
Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın...
Delikanlım, işaret aldığın gün atandan
Yürüyeceksin... Millet yürüyecek arkandan!
Sana selam getirdim Ulubat’lı Hasan'dan...
Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın;
Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın...
Yine kendimden geçtim, sanki bir fetih daha yaşanıyor…
Ağlamamak ne mümkün…
Bu deryada yüzüp de gözyaşına boğulmamak ne mümkün…
Gençliğin bu coşkusunu görüp de akmamak ne mümkün…
Fatih’i yaşayıp da şahlanmamak ne mümkün…
Ne acı şeydi ki; gençliğin bir kısmı canlanırken bir kısmı mahvoluyor …
Bir çok kesim aynı duygulara ramken, bu kesim statta bulunmuyor…
Bu fetih, bir zümreye, bir cemaate, bir topluluğa ait değil ki, neden yoktu Osmanlı’nın diğer torunları… Benliğimizi celbetmiş bir fetihte ayrılık niye kavuşmak varken….
Ne acıydı ki, Osmanlının torunları da, güttükleri başka bir yol adına nifak yaşıyordu…
Ne olurdu sanki: nurcusu, ülkücüsü, laiki, yobazı bu duyguyu aynı anda yaşayabilseydi…
Ne olurdu sanki; her zaman birlikte olsalar…
Ey İstanbul, ne güzel sende seni yaşamak,
Ey Fatih’in aşkı ne hoş şey seni tanımak…
Derya olup coşmak, sel olup taşmak…
Ey fatih ne mutlu şey seni tanımak…
