













Hayatındaki ilk erkek...
Günü gelince “Beni bir başka erkekle aldatabilirsin” diyebilen “tek erkek” aynı zamanda.
*
15 yaşındaymış
Nazlıcan, babası Tuncay Özkan içeri tıkıldığında... 4 ay sonra 18’ine
basıyor. “Aralıksız her gün mektup yazıyorum babama, o da bana her gün
cevap yazıyor” diyor.
*
721’inci mektup, bugün.
*
“Her yemek
yediğimde, denizi gördüğümde, yüzüme rüzgâr çarptığında... Öyle zor ki,
seni orada bırakıp özgürlüğe dönmek” diyor, “gücüme gidiyor...”
*
Görüş var her çarşamba.
Saymış tek tek, 105 defa.
Kalın bi cam arada...
Sadece üç-beş dakika.
*
Sınavla girilen
gözde bi lisede okuyormuş aslında, sanırsın arkadaşlarıyla sinemaya
gitmek için kırıyor okulu, rahatsız olmuşlar, “her çarşamba gitmek
zorunda mısın, dersler mi önemli, cezaevi mi?” demişler, bunu diyen
dangalaklara hayatlarının dersini vermiş, aşkını, babasını tercih etmiş,
bırakmış okulu... Resim okuyor şu anda, “insan müsveddeleri” çiziyor!
*
Gazetecinin kızı Nazlıcan.
Orgeneralin kızı Pınar.
Albayın kızı İrem.
Yarbayın kızı Gökçen.
Astsubayın kızı Aybüke.
Rektörün, sendikacının...
Başsavcının kızı Sıla.
*
7 yaşındaydı,
şimdi 9 oldu... “Ben kalemini satmamış bir Atatürkçü’nün kızıyım” diye
ilan vermişti Yağmur, Babalar Günü’nde okusun diye Mustafa.
*
Ve geçenlerde,
“bir kişiyi tutukladığınızda, bir aileyi tutuklamış oluyorsunuz aslında”
diyordu babası... “Siz hiç sevdiklerinize koşarken cama çarptınız mı?”
diye soruyordu.
*
“Ben ayda üç kez
çarpıyorum... Görüş günü cama koşuyorsunuz, elinizi sevdiğinizin
kollarına uzatır gibi ahizeye uzatıyorsunuz. Kızım her şeyi sağlıklı
algılıyor, beklediğimden sağduyulu hareket ediyor. Oğlum henüz iki
yaşında, camın kıyısında pencere kolu arıyor, bulamayınca
sinirleniyordu... Artık, böyle olduğunu kabul etti. Haziran
görüşmelerinden birinde, bütün sevimliliği üzerindeydi, sesimi dinlerken
bir buket gibi tuttu ahizeyi... Burun direği sızlamasının çok tarifi
yapılabilir, biri de bu olsun, sesimi öpmeye çalışıyordu...”
