













Birkaç gün önce yayınlanan gazetelerde, Ermenilerden Özür Diliyorum kampanyasının dünya Ermenileri arasında yarattığı olumlu yankıdan söz ediliyor, bir grup Ermeni aydınının da bu kampanyanın karşılığı olarak Türklerden Özür Diliyorum kampanyası başlattığı haberine yer veriliyordu. Haberin ayrıntılarından Ermeni aydınlarının özür konusunda bizimkiler kadar heyecanlı olmadığı açıkça anlaşılsa da, haberi iyi niyetle aklımızın bir köşesine yazarak Türk-Ermeni ilişkilerinin olumlu ilerlemeye devam ettiğini düşünerek mutlu olduk.
Bu haberden bir-iki gün sonra ise başka bir haber düştü ajanslara… Bu haberde, Amerika’daki Ermeni lobisinin, artık başkanlık koltuğuna oturmuş olan Barack H. Obama’ya ve yeni Amerikan yönetimine, soykırımı tanımaları yönünde baskı yapmaya başladıklarından söz ediliyordu. Biz Türk okurlar, şöyle bir duraksadık…
Bu durumun oldukça kafa karıştırıcı olduğunu ve kolektif algılama noktasında Türk halkı tarafından hiç de iyi bir şey olarak görülmeyeceği söylemeye gerek yok. Çünkü toplumların algılama biçemleri toptancıdır ve mesele tam da bundan dolayı, ne istiyor bu adamlar [yani Ermeniler] arkadaş noktasına gelecektir. Ermeniler bir bütünsellik içinde düşünülecek, bütün Ermenilerin Ermenistan’da yaşadığı zannı ile hareket olunarak, Ermenistan’ın Türkiye’ye ve Türklere komplo kurma peşinde olduğu, dünyaya iyi görünmek için ilişki kuruyormuş gibi yaparak, arkadan Türkiye’nin kuyusunu kazmaya çalışacağı düşünülecektir.
Bu bakış açısı, olaya bütüncül bir yaklaşım ile [tümdengelim] yaklaşıldığında haklı bir bakış açısıdır. Ancak mevzunun bu tür bir yaklaşım ile algılanamayacağı ve çözülemeyeceği için doğru değildir. İki halk arasında olduğu varsayılan sorunların kolektif algılama ve yargılamalarla çözülmesi mümkün değildir. Çünkü halklar arasında sorun olmaz. Tarihsel ilişkiler ve yaşanmışlıklar siyâsî bağlama aktarılarak siyâset malzemesi haline getirildiği zaman bu tür sorunların olduğu düşünülür, ancak bunlar da siyâseten çözümlenmesi mümkün olan yapay sorunlardır. Örneğin, Türk-Yunan ilişkilerinin [Yunanlıların 1920’li yılların başlarında İngiliz kontrolü altında Türk halkına karşı işlemiş oldukları soykırıma rağmen] siyâsî bağlama dostluk ekseni düzleminde aktarılması ve komşuluk çerçevesinde işlenmesi, bugün bir Yunan sorunun olmamasının nedenidir.
Ermeni meselesine dönecek olursak… Türk-Ermeni ilişkilerin siyâsî bağlamda içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulamamış olması, zannımca, sorunun çözülememesinde en önemli etken olarak ortaya çıkmaktadır. Bundan dolayı, eğer sorunun çözümlenmesi isteniyorsa, ortak tarihin Türkler ve Ermeniler şeklindeki kitlesel anlamdan arındırılarak bireysel bağlama oturtulması gerekmektedir. Bunun en önemli yollarında biri de algı biçimini Türkler ya da Ermeniler genellemesinden kurtarıp, Türk ve Ermeni bireyselliğine sürüklemektir.
Birey eksenli bir bakış açısı (duygusal da diyebilirsiniz), Türklerin Ermenileri, Ermenilerin de Türkleri anlayabilmeleri için gerekli aksiyomun çekirdeği olma görevini üstlenebilir. Türk deyinde Ermenilerin aklına gelen imge ile Ermeni deyince Türklerin aklına gelen imgenin insânîleştirilmesinin tek yolu budur. Aksi halde Türklerle Ermenilerin aşağı-yukarı bin yıllık ortak tarihleri ve bu ortak tarihin ürünü olan ortak yönleri bol kültürleri birbirleri için yabancı olmaktan kurtulamaz.
Hrant Dink’in öldürülmesinde sonra ortaya çıkan toplumsal tepkinin itelediği algılama biçimleri, sözünü ettiğimiz yönün ortaya çıkmasında önemli bir rol üstlenmiştir. Konu ile ilgili yazılan yüzlerce/binlerce yazı, insanların artık daha duyarlı bir bakış açısı geliştirme noktasına evrildiklerini göstermektedir.
Türkler ile Ermenilerin birbirlerinin insan olduklarını anlamaya başlamaları ile ilgili önemli çalışmalardan biri, Ece Temelkuran’ın, Everest Yayınları tarafından 2008 yılında yayınlanan ve Hrant Dink’e adanan Ağrı’nın Derinliği isimli yapıtıdır. Ermenistan da dâhil olmak üzere Ermenilerin yaşadığı birçok yere giderek onlarla yarenlik eden Temelkuran’ın sözünü ettiğimiz eserinde, Türkler ile Ermeniler arasında sanıldığından çok daha fazla yakınlık olduğu çok açık bir biçimde yansıtılmaktadır. Ortak tarihin kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıkan bu yakınlığın sonuçları, iki ülke halkının yemeklerinde, müziklerinde ve hayatı algılama biçemlerinde kendini belirgin kılmaktadır. Eser okunduğunda görülecektir ki, Türkler bilmedikleri bir topluma öfke duymakta, aynı şekilde kendilerini bilmeyen bir toplumun öfkesine maruz kalmaktadırlar.
Temelkuran’ın çalışmasının eleştirilebilir yönleri mutlaka vardır, olacaktır, olmalıdır. Örneğin, yazarın gereğinden çok fazla empati yaptığı ve çalışmasında belirgin bir aşağılık kompleksinin işaretlerini verdiği düşünülebilir. Fakat bunun bir önemi yoktur. Çünkü bu tür işaretlerin kaynağı da aynı halkı çok fazla tanımamaktır. Yeni ve farklı bir açıdan yaklaştığı konuyu, dikkate değer bir incelikle işlemiş olması ve bu tür başka çalışmaların yayınlanması için öncülük görevi üstlenmiş olması yeterlidir.
Toparlarsak, Avrupa’da ve Amerika’da iskân eden Ermeni lobisinin yarattığı intikam retoriği, Türk algısının hareket noktası olmamalıdır. Ermeni meselesi ile ilgili yaklaşımlarda diaspora muhatap alınmamalı, komşumuz Ermenistan dikkate alınmalıdır. Ermenilerle ortak bir tarih kökünden gelinmektedir ve bu ortak kök, hâlen tarihsel çizgide var oluşunu sürdürmektedir. Bu durum dikkate alınmalı ve Türk bireyler ile Ermeni bireyler arasında, yani Türk ile Ermeni arasında oturup konuşma ortamı sağlanmalıdır. İki halk arasındaki siyâsî sorunlar ise 1915 olaylarından yalıtılarak, objektif bir zihin ile devletlerarası çıkarlar çerçevesinde çözülmelidir. Nokta.
